Kürşat BAŞAR
Tüm Yazıları
Aslında Yalnızca Yağmurlu Bir Gündü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Aslında Yalnızca Yağmurlu Bir Gündü

Ortaokul birinci sınıfa başladığımda babamdan bana bir bateri almasını istedim.

Ortaokul birinci sınıfa başladığımda
babamdan bana bir bateri almasını
istedim.
İlkokuldan beri elime ne geçerse (tabure, tepsi,
sahan) çalan şarkılara ritim tutmaya bayılırdım.
Babam da bana müzikle uğraşmak istiyorsam
önce doğru dürüst müzik öğrenmem gerektiğini,
sonra istediğim enstrümanı seçmemi önerdi.
Aslında çoktan bana sormadan bir piyano hocası
bulmuştu bile. Bir tanıdığının kızı, ileri düzeyde
piyano çalan bir resital piyanistiydi. Doğrusu ilk
ders çok da hoşuma gitmedi. Klasik Beyer metodu
ve ilk kez karşılaştığım notalar bana oldukça karışık
gelmişti.
O yıllarda ritim de çalan orglar yeni çıkmıştı. Ben
de nerede birini bulsam oturup kafama göre bir
şeyler çalıyordum. Tabii kulaktan…
Klasik piyano hiç öyle bir şey değildi. Matematiği
hiç sevmezdim ama aslında müzik de biraz
matematik gibiydi. Hocam bir saat dersin sonunda
ayrıldığında ben piyanoya oturup sevdiğim şarkıları
kendi kendime çalmaya başlıyordum. Ama verilen
ödevleri pek yapmıyordum.
Sonunda bir gün hanımefendi, babama, “kulağı
çok iyi ama klasik eğitime alışamıyor, daha doğrusu
çalışmıyor.” deyip derslere son verdi.
Kadıncağız haklı, yerin de kulağı var ama
müzisyen olmuyor.
Ama ben inat ettim. Birkaç yıl sonra bir
arkadaşımın sayesinde davul çalmaya başladım.
Sonra bir rastlantıyla pek çok ünlü davulcuyu
yetiştiren Burhan Tonguç’la tanıştım. Ondan
dersler aldım. Tonguç tıpkı Whiplash filmindeki
hocaya benziyordu. İki arkadaş ona derse
gittiğimizde hangimiz daha önce fırça yeriz diye
iddiaya girerdik. Ve genellikle ikimiz de yerdik.
Müziğe meraklı ve çok iyi müzikler dinleyen
çocuklar hep onları taklit etmeye çalışır. O yüzden
de sıfırdan başlamaktan hoşlanmaz.
O sıralar, The Beatles, Rolling Stones, Led
Zeppelin, Pink Floyd, Jethro Tull gibi topluluklar
bizim gözdemizdi.
Bizim evdeyse ya Türk Sanat Müziği ya da
müzikaller, Frank Sinatra, Nat King Cole, Enrico
Macias gibi isimlerin plakları vardı.
O büyük ahşap müzik dolaplarını hatırlarsınız.
Gerçekten de dolap ismine layıktı bunlar. Yalnızca
plak çalmaz aynı zamanda salonun en güzel
yerinde bir mobilya görevi görürdü.
Evimize Müzeyyen Senar, Selahattin İçli gibi
ünlü isimler de zaman zaman konuk olur ve bizim o
zamanlar hiç anlamadığımız ve sevmediğimiz gayet
ağır şarkılar okurlardı.
Aradan zaman geçti. Üniversiteye girdiğim
sıralardı. Bir arkadaşımın babası vefat etmiş, onu
ziyarete gittim. Bir kasa dolusu (yaklaşık 50, 60
tane) plak kalmıştı babasından.
“Ben bunlardan anlamıyorum, Amerika’da
yaşarken toplamış, istersen sana vereyim.” dedi.
Baktım caz albümleri ama hiçbirinin ismini bile
bilmiyorum.
Aldım geldim eve. Dışarda deli gibi yağmur
yağıyordu. Kasvetli bir sonbahar günüydü. Kahvemi
aldım.
İçlerinden birini öylesine seçip pikaba koydum.
Ne garip.
O andan sonra her zaman hayranı olacağım
birinin plağıydı bu. Üstelik çok bilinen bir plağı da
değil.
Saksofonun gelmiş geçmiş en büyük
ustalarından ve müziği başka yönlerde değiştirmiş
öncü bir isim: John Coltrane.
Üstelik albümde yine bir başka dev saksofoncu
Cannonball Adderley de vardı.
İlk dinlediğimde neye uğradığımı şaşırdım.
Evet bazı caz parçaları dinlemiştim ama böyle
bir şey ilk kez dinliyordum.
İşte caza ve saksofona olan aşkım o öğleden
sonra böyle garip bir rastlantıyla başladı.
Ama kendime bir saksofon almam uzun
yıllar gerektirdi. Evde hâlâ davulum vardı ve
ara ara çalıyordum. Ama artık aklım bu yeni
enstrümandaydı.
Bir gün bir arkadaşımla Tünel’e gittik. O da
müzisyen. Bir şeyler bakarken bir saksofon gördüm.
Eski püskü, neredeyse kararmış… Fiyatını sordum.
O kadar param yok. Arkadaşım gerisini tamamladı.
Borç harç saksofonu alıp eve geldim.
Geldim ama aletten doğru dürüst ses
çıkartamıyorum. Moralim bozuldu. Borazan gibi
sesler çıkıyor.
Ne yapsam, ne etsem?
Türkiye’de caz müziğinin ilk temsilcilerinden,
saksofoncu, orkestra şefi İsmet Sıral, Amerika’dan
yeni dönmüş. Tanışıklığımız var. Yüzümü kızarttım
kalkıp evine gittim. Saksofonu aldı, evirdi, çevirdi,
biraz üfledi. “Git bunu denize at.” dedi.
Canım sıkıldı ama atmadım tabii. Gittim belki
birkaç hafta sürekli çaldım. Komşuların intiharına
sebep olacak kadar çok. Neyse ki birkaç şikâyetle
atlattık. Sonra yeniden gittim İsmet Ağabey’e,
çaldım. “Sen bu aletle ses çıkartabiliyosan iyi.”
dedi, birkaç kez buluştuk ama ne yazık ömrü vefa
etmedi, kısa süre sonra kendisini kaybettik.
Hep yıllar içinde dersler alarak, kendi kendime
çalışarak hayatımın bir yerinde bu güzel saz
benimle oldu. Çoğu zaman bir yerde unutuldu,
aylarca çalınmadığı oldu.
Ama o yıllarda gün gelip saksofonla sahneye
çıkacağımı, çok değerli müzisyenlerle çalacağımı,
albümler yapacağımı aklımın ucundan bile
geçirmezdim.
Benim için müzik yalnızca hobiydi.
On yıldan fazla oldu. Kendi orkestramla yüzlerce
konserde çaldım.
O yağmurun camlarda ritim tuttuğu kasvetli
sonbahar günü elli plağın içinden o çok özel plağı
çekip alışımı her konserde yeniden hatırlıyorum
şimdi.
Hayat ve rastlantılar…
Elbette o güzel plak hâlâ benimle…

Yazarın Diğer Yazıları
Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

Devamını Oku
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku