Pelin Batu
Tüm Yazıları
(Bilmediğimiz) Cumhuriyet Tarihi
Ana Sayfa Tüm Yazılar (Bilmediğimiz) Cumhuriyet Tarihi

Tarihteki ilk cumhuriyetin tarihi böylece M.Ö. 509 yılında başlayıp M.Ö.27 yılına kadar devam etti. Cumhuriyetten anladığımız eşit, demokratik temsil tabii ki yoktu. Mesela kadının esamesi okunmuyordu.

Başlık yanıltıcı olabilir. Cumhuriyet tarihi
bizim için 1923’te başladığı için ilk aklımıza gelen inkılap tarihimiz olacaktır
ama bugün dünya tarihindeki ilk cumhuriyeti
konu edeceğim için dümeni Doğu Roma’dan
antik Roma’ya çeviriyorum; zira bildiğimiz ilk
cumhuriyet, M.Ö. 509 yılında Roma halkının
hükümdarlarını tahttan indirmesiyle kuruluyor.
Tabii bu tarih mitler ve esatirlerle örülü olduğu
için çok bilimsel verilere ve belgelere dayanmıyor. Virgilius gibi şairlerin şarabi hikâyelerine
bakılırsa Roma’nın kuruluşu, Truva Savaşı’ndan
kaçan Truvalıların Venüs’ün yardımıyla Ege’den
sonraları Romalıların gölüne dönüşecek Akdeniz’e geçip bildiğimiz İtalya yarımadasına ayak
basmasına kadar geri gidiyor. Efsanevi Aeneas’ın akrabaları, dişi kurt tarafından kurtarılan
Remus ve Romulus adlı ikiz kardeşler, sonunda
aynı Habil ve Kabil örneğinde olduğu gibi, birbirlerine düşüyor ve şehrin adından da anlaşıldığı
üzere Romulus muzaffer olup şehri kuruyor.
Mitoloji bize bunu söylüyor. Peki tarih?
Erken dönem Roma tarihini öğrenmek için
bizler bu bahsedilen çağdan yüzlerce yıl sonra
kâğıda dökülen tarih kitaplarından referans almak durumunda kalıyoruz. Bildiğimiz şu: Roma
M.Ö. 6. yüzyılda henüz küçük ama müteşebbis
ve saldırgan bir şehir devleti, öyle sonradan bildiğimiz devasa emperyalist güce dönüşmemiş.
Romalı tarihçi Livy’nin (M.Ö. 59-17) 142 ciltlik
detaylı “Roma Tarihi” eserine göre cumhuriyetin
ilan edilişine dair anlatılar tamamen kulaktan
dolma efsanelere dayalı. Livy ve ondan sonra
gelen vakanüvislere göre ilk Roma Cumhuriyeti’nin kurulması, on yılların mücadelesi
sonucunda meydana geliyor. M.Ö 510-275 yılları
arasında Romalılar art arda kazandıkları Regallus, Pyrrhus savaşları gibi zaferlerin ardından
İtalya’nın hâkimi oluyorlar. Fakat bu gücü sağlamlaştırmak için gücü kontrol altına almanın
önemini idrak ediyorlar, çünkü tek kişinin elindeki gücün zehirleyici olmanın ötesinde öldürücü olduğunu anlıyorlar. Anlamak yetmiyor!
Koltuklarına yapışanlara karşı güçler ayrılığı
ilkesinin ilk nüveleri telaffuz edilmeye başlanıyor. İlk yapılan şey, Roma’nın kuruluşundan beri
tahtta oturan (ve hayatlarının sonuna kadar
hüküm süren) zatları zapt etmek oluyor. Bunun
için son kralları Lucius Tarquinius Superbus’tan
kurtulmaları gerekiyor (Yani, nam-ı diğer “kendini beğenmiş” ya da “Gururlu Tarquin’den”).
Tarquinius’un gücü oğlunun yaptığı saçmalıklar
vasıtasıyla sonlanmış oluyor. 509 yılında oğlu
Sextus Tarquinius, aristokrat bir kadın olan Lucretia’ya tecavüz edince kadın intihar ediyor.
Bunun üzerine kadının eşi, Tarquinius’un akrabalarıyla işbirliği yapıp
senatoyu ve orduyu mutlak
lideri şehirden göndermeleri
için ikna ediyor. Velhasıl yüzyıllar boyunca tek adamlar
tarafından yönetilen Roma,
tecavüzcü oğul sayesinde
o tek adamı sürgün ediyor.
Tabii hikâye burada bitmiyor. Senato, bu örnekten
yola çıkarak krallık sistemini
ortadan kaldırıyor. Kralın gücü
bir seneliğine tayin edilen iki ayrı
konsüle dağıtılıyor. Buna ilk eş başkanlık
sistemi diyebiliriz. Daha evvelden alınan dersler
işe yarıyor, bir konsül diğerinde bir zehirlenme
emaresi sezerse onu uyarıyor. Ayrıca en kötü,
bir sene sonra koltuklarını devretmek zorunda
kaldıkları için çok fazla kibirlenme hastalığından muzdarip olamıyorlar. Şayet koltuğunda
otururken haksızlık yapıp kendini beslerse diğer
konsül onu veto edebiliyor, sonrasında da onu
yargılatıp idama kadar götürebiliyorlar. Anlaşıldığı üzere mutlak gücün ceremesini çekmiş olan
Roma senatosu işleri garantiye alıyor. İlk iki
konsül Gururlu Tarquin’i koltuğundan indiren
yeğeni Lucius Junius Brutus ve Lucretia’nın eşi
Lucius Tarquinius Collatinus olduğu için kimi
yazarlara göre bu monarşiye karşı bir darbeden
çok aile içindeki bir kavga. Ama sonuçta ne
oluyor, tek adam dönemi bitmiş, cumhuriyet
ilan edilmiş oluyor.
Mutlak hükümdarlarından kurtulan Romalılar, bu sefer patrici ya da patres denilen “babaların,” kısaca, Roma’nın önde gelen ailelerinin
fertleri tarafından hükmedilmeye başladılar.
Konsüller ve senatörler bu aristokratlardan
mürekkep. Bir süre sora Plebianlar ya da alt tabakaya mensup halk da senatoda yerlerini alıp
temsil ediliyor. Bu da M.Ö. 494’te Plebianların
bir isyana imza atmasıyla oluyor: Halk, Roma’nın dışında işi gücü bırakıp grev yapıyor.
Bu tarihin en belirleyici grevlerinden
birisidir ve bu sayede halk senatoda temsil hakkı kazanıyor.
Böylece bugün anladığımız
“cumhuriyet” sistemine daha
yakın bir sistem kuruluyor,
artık hem halk hem kaymak
tabakanın karar verdiği bir
mekanizma devreye giriyor.
Tarihteki ilk cumhuriyetin tarihi böylece M.Ö. 509
yılında başlayıp M.Ö. 27 yılına
kadar devam etti. Cumhuriyetten
anladığımız eşit, demokratik temsil
tabii ki yoktu. Mesela kadının esamesi
okunmuyordu. Halka reva görülen kadınlara
görülmüyordu. Ama Roma Cumhuriyeti’nin,
tiranların ve tanrı-imparatorların hüküm sürdüğü bir dünyada, kendi zamanına göre büyük bir
açılım olduğu da yadsınamaz. M.Ö 27’de Roma
İmparatorluğu ilan edilinceye kadar bu ilk
cumhuriyet çağı, görülmemiş bir şeydi. Kendilerinden önce gelen ve örnek aldıkları Greklerin
başaramadığı bir şeydi. Romalılar için, Grekleri
kopya eden bir topluluk denilir, hakikaten de
panteonlarından tutun şehir yapılaşmalarına
kadar pek çok şeyi antik Yunan’dan alıp devşirmişlerdir. Ama cumhuriyet mefhumuna gelince,
o salt Romalı bir “icattı”. Kendinden sonra gelen
cumhuriyetlere, tüm noksanlarına rağmen
ilham verdiği de aşikâr.

Yazarın Diğer Yazıları
Umut ve umutsuzluğun arasından

21.yüzyılın en yaratıcı ve yıkıcı yazarlarından Osamu Dazai, intihar etmeden üç yıl evvel kaleme aldığı Pandora’nın Kutusu adlı otobiyografik eserinde, insanların umutla kandırıldığı gibi umutsuzlukla da kandırılabildiklerini hatırlatır. Umudumuzun cılız ışığını karartan, yaşama sevincimizi çalan, bize umut vaat edip bizi çıkmaz bir sokağa çıkaran, heyecanlı bir yükselişten sonra İkarusvari yere çakılmamızı sağlayan umutsuzluğun da umut […]

Devamını Oku
Kadınlar Devrimi

Kadın meselesi, Cumhuriyet’imizin ilk gününden itibaren gazetelerde, meydanlarda ve siyasette büyük kavgaların ve polemiklerin nedeniydi. Kadınlar, hukuk nezdinde eşitlik, eğitim, miras, seçme hakkı talep ederlerken devleti temsil edenlerin çoğu bu hakları vermek bir tarafa, şeriatı geri getirmek için yasa tasarıları bile öneriyordu. Neyse ki Mustafa Kemal, Tunalı Hilmi, Recep Peker ve İsmet İnönü gibi vekiller […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku