Nurten Geroğlu
Tüm Yazıları
Kara Fatma

İstanbul’un en güzel göründüğü zamandır belki güneşin batışı.

İ
stanbul’un en güzel göründüğü zamandır
belki güneşin batışı. İnsan bu kızıl elmasa
bakınca mutlu oluyor. Nasıl mutlu olmasın?
Erken bitmiş işler elimde kahvem, kafamda
gezinen düşünceler ve manzaraya eşlik eden
harika müzikler.. Şehirle bir süre baş başa
kaldıktan sonra Nazım’ı da davet etmek istedim
ve kütüphaneme uzanarak bütün eserlerinin yer
aldığı kitabı çektim. ‘Bugünün şansına hangi şiir
çıkacak’ diyerek kitabı rastgele açtım..
“Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen…”
Nâzım’la kadınımızın yüzlerce yıl hayata
sığamayışına, sonra gökyüzüne, sonra şehre
ve kendime baktım. Şiirin dehşete düşüren
gerçekliğiyle yüzleştim. Sofradaki yerimize,
sadece doğurganlıkla bezenmiş sıfatlarımıza,
yorgunluğumuza, hayat ve hayatta kalma
mücadelemize uzun bir bakıştı. Ve bugün
‘kişi’den sayılabilmemizin de ilk adımlarını atan
yine kadınlarımızdı.
Bir şiirle onca düşünce yolunu aydınlatmışken
sehpanın üstüne açık bir şekilde bıraktığım
kitabın sayfalarından gelen sesi duyunca
şaşkınlıkla kitaba doğru baktım. Kitabın
yanımda olmadığını anlayınca da hemen
sağıma- soluma bakınmaya başladım. Usulca
yanımdan kitabı alıp sayfaları çeviren İlham
Perisi’ydi. “Sen ne zaman geldin?” diye sordum.
“Şunu bir dinlesene” dedi ve
“Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahin gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.”
İlham Perisi şiiri okumayı bitirince “Yerimi
karıştırdın. Ben daha bitirmemiştim.” diye sitem
ettim. Kitabı kapadı ve hızlı adımlarla yanıma
gelip oturdu. “O kadınlardan birini görmek
ister misin?” diye sordu. Heyecanla yerimden
fırladım. ‘Evet’ bile diyemedim. Ağzımdan çıkan
tüm kelimeler hece hece ve yarım kalıyordu.
İlham Perisi “Tamam, tamam sakin ol. Bir
nefeslen ilk önce.” dedi. O sırada net bir şekilde
ağzımdan dökülen tek kelime “Hazırım!” oldu…
Alabildiğine mavi, alabildiğine boşluk… Siyah
bir geminin güverteye bakan üst katında demir
korkuluklarına yaslanmış bir vaziyette gözlerimi
açtım. “Peri bu yoksa…” sorumu soramadan
sözümü kesti ve “Hayır hayır! Bandırma’da
değiliz. Bu Bandırma’nın hikâyesini tamamlayan
kahramanlardan birini Samsun’a götüren
Gülcemal Vapuru.” dedi. Ve gözüyle vapurun
güverte yolcularını uzun uzun süzdükten
sonra “Bak işte orada!” diyerek simsiyah bir
abaya giymiş, peçeden sadece gözleri görünen,
gözlerini ufka dikmiş bir kadını gösterdi. Tam
kadının kim olduğunu soracaktım ki yanındaki
kadınlardan biri “Fatma Seher Bacı’m su alır
mısın?” diyerek toprak testi uzattı. O anda
yüreğimin çarpıntı sesini duyuyordum. Biraz
sakinledikten sonra İlham Perisi’ne “Şu an
nereye gidiyor?” diye sordum. İlham Perisi
“Önce Samsun’a oradan Sivas’a geçmek
niyetinde.” diye cevap verdi…
Bu şehrin sokakları yılgın. Yolları tozlu ve
ufku alabildiğine boşluk. Issız sokaklarından
kent meydanına doğru yürüdük. Meydana
ilerledikçe kalabalık insan sesleri kulağımıza
çalınmaya başladı. İnsanlar birinin etrafında
kümelenmiş herkes onunla konuşmak istiyordu.
Perime “İnsanların yüzlerine bak Peri. Bu
heyecan, umut, ateş bu çağda karanlıkta
kalmışların ışık yolculuğunun ilk adımları.
Onca yokluğa, imkânsızlığa rağmen hayal
kurabilmenin gücü.” dedim. İlham Perisi
gülümseyerek “Onca yolculukta hep ilhamın
peşinden gittik seninle. Kâh gökyüzünde olduk,
kâh ovada keklik peşinde. Şimdi bir fikrin
ilhamına şahit oluyoruz.” dedi ve kolumdan
tutup kalabalığın içine sürükledi beni. Az sonra
kalabalığın önünde mavi gözleriyle insanların
gözlerini parıldatan Paşa’nın önüne atıldı Fatma
Seher. Peçesini indirdi ve “Bana yetki ver Paşa’m.
At binerim, silah kuşanırım.” dedi. O anda
herkesin nefesi kesildi. Paşa şaşkınlıkla kadına
kim olduğunu sordu. “Fatma Seher.” dedi.
Paşa toptan tüfekten korkup korkmayacağını sordu, Fatma Seher “Kokmam!” dedi. Paşa,
önce etrafındakilerin yüzlerine tek tek baktı.
Herkes ne diyeceğini merakla bekliyordu. Sonra
tebessümle Fatma Seher’in sırtına hafifçe
vurarak “Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa
Kara Fatma!” dedi…
Güzel İzmir’in seması dumanlı. İs kokusu
sarsa da her yeri tüm hanelerin camları
bayraklı. Kordon boyunda halk ve nihayet
İzmir’e koşup gelen asker iç içe. Onca heyecan,
mutluluk gözyaşı, kalabalık içinde İlham Perisi
tozu dumana katıp Karşıyaka’ya giren süvari
birliğini gösterdi. En önde simsiyah çizmeleri,
simsiyah tüfeği, yanık teni ve simsiyah atıyla
Kara Fatma’nın olduğu 300 kişilik birliğiydi
gelen. Kendi kızının da içlerinde olduğu çoğu
kadın süvari birliğini gören kadınların sevinçleri
daha da katlandı. Fatma Seher’in o keskin
bakışları tomurcuklanan gözleriyle buğulandı.
İlham Perisi’ne “Dumlupınar’da, Sakarya’da
savaştı. At sırtında çeteleri kovaladı, yaralandı,
yakalandı esir düştü, kaçıp tekrar mücadelesine
devam etti. Onca şeyde ah demeyen gözler ilk
defa buğulandı.” dedim. İlham Perisi “Çünkü o
sadece cephede düşmanla savaşmadığını biliyor.
O, bugün kadınlar için bir umut doğduğunun
farkında olduğu için bu kadar heyecanlı.” dedi.
Onun halkla kucaklaşmasını izledik bir süre
daha. Sonra İlham Perisi “Kapat gözlerini.”
dedi…
Gözlerimi açtığımda İstanbul’un Boğaz’ına
mehtap düşmüştü. Fatma Seher Bacı, namıdiğer
Kara Fatma… Cumhuriyet’le özgürleşen
kadınımızın ilhamlarından Kara Fatma. Artık
soframızda yeri öküzümüzden sonra gelen
değil; sofrayı kuran, zenginleştiren, sadece
doğurganlığın getirdiği sıfatlarla değil geleceği
inşa eden eldir kadınımız. Ve Cumhuriyet’le
gelmiş bu kazanımları canını ortaya koyarak
hak edendir kadınımız. Ekim ayı Cumhuriyet
ayı. Bayrakları asacağız, şenliklerle, büyük
konserlerle asırlık yaşına bir kala kutlayacağız
cumhuriyeti. Ve tabii hatırlayarak; Fatma
Seher’i, Şerife’yi, demiryolu kazan, siper oyan,
mermi sırtlayan, yara saran, aş yetiştiren diğer
tüm bacıları. Herkesin Cumhuriyet Bayramı
kutlu olsun. Cumhuriyet hep karanlığımıza
doğan güneş olsun…

Yazarın Diğer Yazıları
Davet

Ne kadar oldu böyle heyecanlı uykudan uyanmayalı, bilmiyorum. Uzun zamandır beklediğim bir anın mutluluğuydu heyecanımı büyüten. Benim ve benim gibi birçok insan için özel bir gün olacaktı bugün. Ve ben bu özel zamanı yeğenlerimle paylaşacaktım. Gün boyu bana söylemeseler de gözlerimdeki heyecanı anlamışlardı ve ne zaman akşamki programımızla ilgili konuşsak şaşkın ifadelerle yüzüme bakıyorlardı. Aslında […]

Devamını Oku
Kardelenler Hep Uçar

Yağmur başladı. Şehrin bu mevsimdeki yalancı renkleri birden soluklaştı. Yağmur düşmeye başladığında İstanbul’da eğer evde değilsen, sıcak bitki çayı, bitmesini istemediğiniz bir kitabınızı okumuyor, omuzlarınıza aldığınız şalla pencereye vuran damlaları duymuyorsanız bir yandan , dışarıda trafikte kalmışsanız şehrin acımasız yüzüne maruz kalmışsınız demektir. Kaç saat oldu bilmiyorum trafik artık zulme dönüştü. Kendimi arabanın dışına atıp […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku