Haydar ERGÜLER
Tüm Yazıları
Salah Birsel
Ana Sayfa Tüm Yazılar Salah Birsel

Salâh Birsel okurken…

Salâh Birsel okurken… Bu girişi
açıklamalıyım, ama zaten içinde açık
geçtiği için de açık etmiş sayılırım ki,
Salâh Birsel bizim evde hep açık durur! Açık yani
apaçık. Orda burda, masanın üstünde, koltuğun
kenarında, yatağın yanında, bahçenin ortasında,
mutfak tezgahının üstünde… “Okunacak en
güzel kitap insandır.” sözünü biz sanırım biraz
abarttık, belki biraz da yanlış anladık, eh yanlış
anlamak ve anlaşılmak da hem aşka hem
de şiire özgü olduğu için buna üzüldüğümü
söyleyemem, ‘okunacak en güzel yazar Salâh
Birsel’dir.’ diye yorumlayarak bu sözü açıp,
bakıp, gülüp, üzülüp, durak büküp, göz kırpıp,
el sallayıp, kaş çatıp, göz süzüp, sevinip, üzülüp,
şaşırıp, kaşınıp, karıştırıp, kızıp, çizip, kıvırıp,
konuşup, susup, zıplayıp, tartışıp, barışıp, dalga
geçip okumaktayız!
Bunu niye yazdım çünkü o açıkaçık apaçık
duran kitaplarından birinde ‘Salâh şöyle
buyurur’: “Okuma bir yaşam biçimi olmadıkça
gerçek okuma değildir.” Bizimki yukarıdaki
örnekte de görüldüğü gibi, yaşam biçimini geçti,
adeta ‘Salâh Birsel girmeyen eve başka kitaplar
girse ne yazar ki?’ durumuna geldi. Ne yazar ki
kim okur ki?
Nâzım Hikmet o keşke daha yüzlerce yazaydı
diye esef ettiğim rubailerinden birinde, yok
yanlış yazmışım, Piraye’ye yazdığı Çankırı
Hapisanesinden Mektuplar’da der ki: “Bir
akşamüstü/oturup/hapisane kapısında/rubailer
okuduk Gazali’den:/”Gece:/büyük laciverdi
bahçe./Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./
Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler/…/Bir
gün eğer,/benden uzak/karanlık bir yağmur gibi/
canını sıkarsa yaşamak/tekrar Gazali’yi oku.”
Devamını siz okuyun, rubailerle,
kederle, aşkla, geceyle, ıtırla, su
sesiyle, avluyla, yıldızlarla,
lacivertle, semayla ve
tabiatıyla bu kabil
süslerle şehrayine mi
desem kederayine mi
dönüşmüş bir şiiri, daha
doğrusu mektubu yarım
bırakmak olmaz. Ben
Nâzım Hikmet’in öğüdünü
tutmadım, Gazali’yi yeniden
okumadım, yerini tutar
tutmaz başka şeyler okudum.
Salâh Birsel’i tabii ilk kitabından
başlayarak okumaya yaşım tutmuyordu
ama gençliğimden başlayarak yayımladığı
deneme, günlük, şiir ne yayımladıysa anında
okudum. Ki sonradan tekrar okuyabileyim. Öyle
de oldu. Açık kitap olarak durduğu için evde,
kimi yazılarını, günlük parçalarını, şiirlerini kaç
kez okuduğumu unuttum!
Acaba bunda Salâh Bey’in ‘kedi insanı’
oluşunun da payı var mıdır…diye düşünmeden
de edemiyorum. Bildiğiniz gibi kediler üstüne en
çok yazanların başında gelir, “Kediler”in(1988)
kitabını da yazmıştır. Kediler üzerinde hakkı
vardır yani! Hem kendi kedi sevgisinden söz
eder, “Kediler karşılaştırmalı edebiyat okumuş,
felsefe öğrenimi görmüş, kültürlü
varlıklardır.” diyerek onların
yüzünü güldürür, hem de yine
kedicil yazarlardan Colette’in
sözleriyle kedinin seçkin
bir yurttaş olduğunun
altını çizer: “Sıradan kedi
yoktur.” der Colette,
“Bahtsız, ikiyüzlülük
yapmak zorunda kalmış,
iyi anlaşılmamış kedi
vardır.”
‘Kedi İnsanı’ deyimine
tutuldum Salâh Birsel’in, yalnız
kaç kediye kadar geçerli bilemedim.
Neden mi? Çünkü artık kendimi kedilerin
insanı olarak görüyorum da ondan! Vallahi bu
yazıyı yazarken Cano, Safo, Bibi, Zuzu, Maya
ve daha 1 aylık karaoğlanımız İncir, 6 kediden
mürekkep bir hanehalkı var, İdil, Nar ve benim
dışımda. Allah’ın hakkı üçtür, bizimki yedi,
mutlaka o da gelir katılır haneye! Şimdi bu durumda herhalde kedilerin insanları da biz
oluyoruz sanırım!
Tekrar okumaya dönelim. Salâh Birsel
çok okuyup çok yazdığı için doğal olarak
başka yazarlardan da bunu bekliyor. Ve aynı
konuya yeniden dönüyor, konu dediğime
bakmayın, okuma hiç konu olur mu, her şeyin
kendisi, başlangıcı, kaynağı ve sonu değil
sonsuzluğu: “Yaşamın boyunca binlerce kitap
devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın.”
O zamanlar yoktu ama, belki de Salâh Bey’in
bu cümlesinden sonra çıktı “Ölmeden önce
mutlaka okunması gereken 1001 kitap!” Aslında
1000 kitap da ben, borç bini aştı ama kitap da
aştı demek için 1001 yazdım! Gerçi çok yakında,
kitap fiyatlarına bakılırsa, borcun bini aşması
sözü de tarihe karışacak ya, neyse!
Orası burası, borcu, kitabı, bini, kedisi, canısı,
insanı filan derken, Salâh Bey, “Ee kardeşim
sözde beni yazıyorsun ama hiç benim sözlerden
filan dem vurmuyorsun!” der mi demez mi?
İlahi Salâh Bey, hangisinden söz edeyim hepsi
de birbirinden cancanlı lafların, tarihe ‘hoşaf
soğutucusu’ demek de sizden başka kimin aklına
gelir ki? “Tarih kocaman bir hoşaf soğutucusu,
bir Nuh’un Gemisi’dir. Onun içine bir kez girdin
mi, seni bir daha kimse çıkaramaz!”
Hakkaten son 20 yılda, yani 2000’den
sonra ahkam kesen tarihçilere bakınca ‘hoşaf
soğutucusu’ demek bile iltifat sayılır onlara!
Fakat biz Salâh Bey gibi, ne denir bilmediğimiz
için bu ara soğuklarla yetinelim derim! Yetinelim
yetinmesine de kendimizi de alar sabahla
aldatmayalım ama! Alar Sabah mı o da ne
demeyin, Salâh Bey’i dinleyin: Şafak sökmeden
evvelki yalancı aydınlıkmış!
Değinmediği konu, anmadığı insan yok
gibidir. Neden bilmem ne zaman ansam,
aklıma Şeyh Bedreddin’i düşüren Beşir Fuad da
rasatındadır, gözerimindedir Salâh Bey’in. Enis
Batur’un “Beşir Fuad yanlış kardeşim benim”
dediği, ilk pozitivist, ilk materyalist olarak da
anılan felsefeci Beşir Fuad bilimsel bir deney
yapar gibi bileklerini keserek canına kıymıştır.
Özkıyıcı diyecektir ona Salâh Birsel, ‘yaralı kuş’
diye de ekleyecektir: “Bu anlattıklarımız çığlık
kuşlarıdır!”
Çağşak. Duydunuz mu hiç? Salâh Birsel
okuyunca ilk kez rastlayacağınız binlerce
sözcük, kavram ve deyimden biridir, Türkçesi
özdür: “Akarsu yataklarında, kıyılarında ve
genellikle de pınarların içinde bulunan, aşınarak
bilye gibi olmuş küçük taş”lara Çağşak denir.
Bakın hani şu yatmadan önce, uykum gelsin
diye okuyanlar, Salâh Birsel okuduklarınızı
kitaptan saymıyor, ona göre! Ne mi diyor,
duymak istemezsiniz ama madem merak
ettiniz, yazayım: “Aralık aralık, yasak savmak,
bir toplulukta utançlı duruma düşmemek ya
da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan
kitaplar, okuma sınırı içine girmez”miş!
Salâh Birsel’in bu son cümlesinden de
egavlamak ve fıştıklamak fillerini öğrendikten
sonra, gönül rahatlığıyla bu yazıyı bitirebilir,
kitapları fıştıklamak için uykuyu egavlamaya
gidebiliriz, değil mi?

Yazarın Diğer Yazıları
Genç Osman Gibi Meşhur

“Böyle ikrar ile böyle yol ile/ vefasız yar bana lazım değilsin...” diye Türkçe çalıp Türkçe söylemeye başladı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku