Ahmet TELLİ
Tüm Yazıları
Arınma

Böylece kirleniriz ya da arınır kendimizi kazanırız…

Bir çocuğun şaşkınlığı kadar bu dünyaya
saydam bakabilseydik, temiz toplum ya da
temiz edebiyat sözlerine kanabilirdim. Şimdi
bir yerlerde mırıldanıyorlar:
— Ekonomi kirlenmiştir.
— Politika kirlenmiştir.
— Devlet kirlenmiştir.
— Doğa kirlenmiştir.
— Uzay kirlenmiştir.
— vb., vb…
“Ah, ah, nerde eski gençlik, biz babamızın
yanında ayak ayak üzerine bile atamazdık.” diyen
gelenekçiye göre kirlenme, gelenekten kopuştadır.
“Bugünkü gençlik, iki kere ikinin kaç olduğunu
bile, bilgiişlem makineleriyle hesaplıyor.” diyen
öğretmene göre kirlenme, eğitimdedir.
Yakın zamana kadar gençliğin pek sevdiği bir
şarkıda, “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” sözleri pek
anlamlı sayılıyordu.
En romantiklerimiz ise, Özdemir Asaf’ı
anımsayarak, “Bütün renkler kirleniyordu, birinciliği
beyaza verdiler” dizelerini belleklerine kazıdılar.
Kirlenme bu kadar yaygın ve bu kadar etkili
olduğuna göre, bunun, başladığı bir yer ve zaman
olmalı. Bu milâdın ne olduğunu kestirmek oldukça
zor görünüyor. İyi ama bu kirlenmenin sismik
ölçerleri ya da belirleyicileri nelerdir ve nerededir?
“Kirlenme insanın doğasında var.” demek, işin
kolaycılığına kaçmak olur biraz da. Uygarlığın ya
da teknolojinin üzerine atılacak suçlamalar da çıkış
yolu değil. Öyleyse, başka bir bakış, başka bir neden
bulunmalıdır bunu anlayabilmek için.
Egemenliğin ve egemenlikçiliğin varolduğu bir
dünyada kirlenme de sürüp gidecektir herhâlde.
Her şey, bu ideolojinin yaşam bulmasında gibi
geliyor bize.
Kızıl Tugaylar, Aldo Moro’yu kaçırırken, Eco’nun
deyişiyle, devletin bir kalbi olduğunu sanıyorlardı.
Yanılgıları buydu. Devletin kirlenmesine karşı,
merkeze saldıran bu yürekli gençler, ideolojik
yanılgılarını kaotik-papacı oluşlarında aramadılar.
Daha birçok hareketin yanıldığı nokta, galiba,
devletin de bir kalbi olduğunu sanmalarıydı.
Koro olarak seslendirdiğimiz ve içinde bir
yakınma da bulunan bu kirlenme feryâtlarına
bugün, “edebiyat da kirlenmiştir”i ekleyerek devam
edebiliriz.
Devletin bir kalbi olduğunu sanan anlayış,
edebiyatta da okurun ya da okur kitlesinin bir
vicdânı olduğunu sanıyor. Yanılgı burada işte.
Okurun vicdânına sığınmak, edebiyatın kendi
cinsinden bir olgu değil. Böyle bir edebiyatın
merhamet dilencisinden farkı kalır mı? Bu
merhameti göstermeyen okur da kirlenmiştir
yazara göre. Okura göre de, yazar kirlenmiştir artık;
çünkü yazar, okurun ezberini bozmakta, onu, bu
dünya karşısında çaresiz bırakmaktadır. Böylece
herkes, bastığı zeminin dışında kalanı kirlenmiştir
sanıyor.
Şiir kitaplarının tirajından çok şair var denilerek,
şiirin okunmadığından yakınmaya ne hakkımız
var? Bir şiir kitabının on binlerce satması, şiir
sevgisi değil, şiirin de kirlenmesidir kanımca. Şiir ile
şiirimsi arasındaki farkı; kitle sanatının ne olduğunu
ve şiirin kitle sanatı olmadığını ayırdedebilirsek,
işte o zaman yargılamaktan çok anlamaya
çevireceğiz yüzümüzü. Yaygın olmak yerine, şiirin
yeniden üretimi olgusunu kavramaya yanaşırsak,
okuduğumuz şiirin damarlarına sızabiliriz ancak.
Kaldı ki, ancak tabelaların kirlettiği sokaklar
kadar temiz kalabiliriz bugün. Kendini ideolojisinin
üstünlüğü ile temiz sayan kim varsa, belki de
kirlenmenin tam ortasındadır.
Bütün bu söylenenlerden sonra, sanki umut
kalmamıştır. Gerçi, umudun da kirlendiğini
söylemek mümkün. Nietzsche’nin deyişiyle
umut, Pandora’nın kutusundaki kötülüklerin
sonuncusudur.
Kimileri temiz toplum isterken, kimileri de temiz
edebiyat istiyor. Temiz doğa, temiz politika vb.
Peki nedir o temiz toplum diye sorsak, alacağımız
karşılık pek iç açıcı olmayabilir. Çünkü kendi
yandaşlarının, fikirdaşlarının şekillendireceği bir
toplum modelidir beklenen. Kişinin kendi fikrini
doğrudan koymayacağı bir toplum. Bunun anlamı,
temiz toplum derken bile, bir kirlenmişliğe batmak
değil de nedir?
Peki, temiz edebiyat nedir? Memleketçi, köycü,
demokrasici, toplumcu ideolojilerin egemenliğine
boyun eğen bir edebiyat mı? Belli ki, istenen budur.
Hayır, hayır! Bunların hiçbirine evet diyemeyiz.
Hitler’e göre caz, müziği kirletiyordu.
Klasikçilere göre The Beatles müziği, müzik
bile sayılamaz. Resmi edebiyat tarihçilerine göre
Orhan Veli’ye şair demek, edebiyatın kirlenmesine
gözyummaktı. Çünkü o, şiir gibi “nâzenin” bir şeye
“nasır” gibi kaba bir sözcüğü sokuyordu.
Romantiklere göre kraliçeler tuvalete gitmezler.
Ay temizdi; şairlere, âşıklara ilham kaynağıydı. Ama
insanlık, 1969’da ay yüzeyine dışkısını bırakmıştı.
Romantikler, ayışığının da kirlendiğini ve artık onun
da bir romantizmi kalmayacağını sandılar.
Şunu söylemek istiyorum: Makine kırıcılar kadar
samimi kalabilseydik, devrimci onurun hepimizin
kalbi olduğuna inanırdım.
Bir çocuğun şaşkınlığı kadar bu dünyaya saydam
bakabilseydik, temiz toplum ya da temiz edebiyat
sözlerine kanabilirdim.
— Kaos var, kaos var!
Keşke olsa… Kaosun yaratıcı ritmini
yakalayabilsek keşke.
Marka adlarının dev harflerle bağırdığı sokaklara
boyun eğmenin anlamı kirli olmaktır.
Sahte duygular üreten röprodüksiyonlar
odalarımızı süslüyor.
İntihar günahtır.
Ebeveynlerin âhlakından kopamıyoruz.
Ama durmadan, “temiz toplum”, “temiz
edebiyat” temiz, temiz, temiz… diye sloganlar
üretiyoruz.
Edebiyat mı?
Bırakın kirlenmişliğine devam etsin. Birileri
Kıssas-ı Enbiya okuyadursun, biz de Ginsberg,
Ferlinghetti falan okuruz.
Olmadı mı, oturup yazarız…
Böylece kirleniriz ya da arınır kendimizi
kazanırız…

Yazarın Diğer Yazıları
Arınma

Böylece kirleniriz ya da arınır kendimizi kazanırız...

Devamını Oku
Nâzım Hikmet Ruhi Su Buluşması

Ruhi Su’nun, Nâzım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye”de yer alan “Kadınlarımız” şiirini besteleyip plakta okuması coşkuyla karşılanmıştı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku