Nebil ÖZGENTÜRK
Tüm Yazıları
Mustafa Kemal Atatürk’e Hasretimiz…
Ana Sayfa Tüm Yazılar Mustafa Kemal Atatürk’e Hasretimiz…

Atanın ölümü gazimizin erken kaybı…

Belgesel serüvenimizin ilk zamanları… Yıl
1997… Periyodik olarak portreler anlatmaya
başlamışız. Siyah-beyaz görüntüler hâkim
gelip geçen 60’ar dakikada… Müthiş arşiv zorluğu
var! Karanlıkta önümüzü görmeden yürüyoruz, yine
de 40 bölüm geride kalmış! Çok sevdiğim sinema
yapımcısı Necip Sarıcı’yla tanışmışız, zaman zaman
sahibi olduğu Lale Film’in duvarlarda, depolarda
ya da raflardaki külliyatından yararlanıyoruz. Hiç
unutmam, TV sezonu başlarken, eylül ayı ortalarında Gazi’ye dair, 10 Kasım’a dair neler yaparızı konuşurken Necip Abi, alt kattan orta boyda bir film
bobini getirdi. “32 kısım tekmil-i birden” kıvamında
ama sadece iki kısım ve “ATA’NIN CENAZESİ”
yazıyordu üstünde. Hazine bulmuş gibi sevindiğimi
hatırlıyorum. Özetle, o yılların zor koşullarında telesine yöntemle aktarıldı ve monitörümüze düştü.
Efsanevi ve ilk kez rastladığım cenaze görüntüleri
vardı orta yerde. Şu ana kadar yazdıklarımdan şu
çıkmasın sakın!: “Ata’ya dair özel arşiv nasıl ortaya
çıktı? flash flash flash!” Benim için heyecan ve
duygu verici olan durum şuydu; önderinin, kurucusunun bu yaşamdan kopup gitmesinin ardından, 1
milyona yakın cumhuriyet evladının, en samimisinden, gözyaşı içinde ve vakar tavırla kilometrelerce
yürüyüşünün kaydıydı izlediklerim ve ben de gözyaşı döküyordum. Unutulmaz günlerdi benim için.
Aradan yıllar geçti… Bir başka “İSTASYON”dayım
şimdi… 10 Kasım’ın anlamına ilişkin bir yazı söz
konusu oldu. O bulunan arşivi konuşturayım dedim
bir kez daha!
•••
10 Kasım 1938… O günün gazeteleri kısıtlı
imkânlarına rağmen ikinci baskı yapmışlar, ülkenin
kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün
kaybını sayfalarına taşımışlardı. Mesela, “Babamızı
Kaybettik” diyordu Tan. Diğer gazetelerde de kara
puntolar hâkimdi.
Tam 12 gün sonraydı. 22 Kasım gazetelerinde
bir ilan daha yayımlanacaktı. “20. asrın güneşi, Ulu önder ve şefimiz” diye başlıyordu ilan…
“Atatürk’ün ufulü üzerine Dolmabahçe Sarayı’ndan Sarayburnu’na, Sarayburnu’ndan İzmit’e,
İzmit’ten Ankara’ya ve Ankara’da yapılan bilumum merasimin tamamı Türkiye’nin en meşhur
operatörleri tarafından sinemaya çekilmiştir. Ayrıca
memleketimiz dâhilinde muhtelif seyahatleri,
birçok açılış törenlerinde irat buyurdukları toplam
3000 metrelik film bu akşam dokuzdan itibaren
İpek ve Saray Sinemaları’nda gösterilecektir.”
diye devam ediyordu. Radyolardan duyuruldu ve
gösterim anından itibaren sinemalar doldu taştı.
Önünde de uzun kuyruklar vardı sinemaların.
Işıklar sönüp de perdede siyah-beyaz çizgiler görüntüye dönüşmeye başladığında çığlıklar başladı. Salondan hıçkırıklar yükselmeye
başladı. İlanda belirtildiği üzere Ata’nın yıllar
içinde çekilmiş pek çok görüntüsü ve konuşması
akıyordu. İşte, ölümünden birkaç gün sonra
Dolmabahçe önünde biriken kalabalık da perdeye
yansıdı. Katafalkın önünden geçmek, Ata’sıyla
vedalaşmak istiyordu insanlar. Köylü, kentli, yaşlı, genç, erkek, kadın, bütün İstanbul, dahası yakın
kentlerde yaşayanlar Atatürk’ün son nefesini
verdiği sarayın önüne akmıştı. “Bizi bırakıp gitme!”
diye haykırıyordu bir kadın; bir adam, “Bizi öksüz
bıraktın!” diye hıçkırıklarla ağlıyordu. Yabancılar
da resmigeçit yapıyordu, onların kederi de halkın
kederinden farklı değildi. Özellikle İstanbul ve
tabii koca ülke hiç uyumamıştı günlerdir. Sarayın
önündeki kalabalık gece gündüz hiç eksilmemişti.
Hele de 17 Kasım akşamı… Sarayın önünde yüz
bin kişi vardı. Şimdi perdeye o gece yansıyordu.
Hıçkırıklar arttıkça artıyordu. Filmdeki kalabalıkla, salondaki kalabalık aynı anda sarsıldı. Sarayın
kapısında izdiham yaşanıyordu, yere düşenler
vardı, kalabalık dalgalandıkça düşenlerin sayısı
artıyordu. Filmi izleyenler sanki oradalarmış, onlar
eziliyormuş gibi çığlıklar atmaya başladılar. Bir ara
film koptuğunda, bir erkek karısına dönüp, “Bizim
bakkal da bu karışıklıkta öldü.” dedi, on bir kişi
ölmüş, içlerinde kadınlar da varmış. Doğruydu, 18
Kasım gazetelerinde izdihamdan 11 kişinin öldüğü
yazıyordu, minik puntolarla geçse de. Saray Sineması’ndaki film yeniden başladığında, Atatürk’ün
cenazesi askeri bir kortejin ortasında Sarayburnu’na doğru ilerliyordu. Yavuz zırhlısına bindirilişi,
İzmit’te halk tarafından karşılanışı, Eskişehir ve
Polatlı garlarında biriken on binlerce kişinin ve Ankara Garı’nda cenazeyi bekleyenlerin hüzünleri bir
bir geçiyordu… Ata’nın ölümünden iki gün sonra
Taksim’de buluşan üniversitelilerin toplantısı da
filmin parçası haline gelmişti.
Ve 3000 metre bittiğinde sevgi ormanının
yolcularında gözyaşı bitmişti adeta. “20’nci Asrın
Güneşi” filmi o günlerde de yıllar içinde de defalarca gösterildi. Seyircisi tükenmedi. Her defasında
salonlar dolup taştı. Törenlerde beş dakika saygı
duruşunda, herkes yasını birbiriyle paylaşıyordu.
Herkesin en çok merak ettiği, onca doktorun nasıl
Büyük Şef’in hayatını kurtaramadığı, onu iyileştiremediğiydi… Vadesi dolmuş diyenler bile içinde
gizli bir öfke taşıyor, geç konulmuş siroz tanısı için
doktorlara kızıyordu.
Son nefesini vermeden kısa bir süre önceydi.
Hastalığına inat Bursa Sümerbank Fabrikası’nın açılışına gidecek, aynı günün akşamında düzenlenen
baloda Sarı Zeybek oynayacak, sabaha karşı kendini
Bursa’nın ıssız sokaklarına bırakacaktı. Yorulmuş,
gücü tükenmişti arabasına binmiş ve o çok sevdiği
sokaklar ve geceyle son kez vedalaşmıştı…
Hiçbir beklenen ölüm Atatürk’ün ölümü kadar
keder yaratmamıştı. Herkes, bir zamanlar cephede
birlikte savaştıkları da, 18 milyonluk Türkiye de hep
bir mucize beklemişti… O mucize gerçekleşmeyince
onunla birlikte, yaveri Salih Bozok gibi, ölüme
gitmeye kalkışanlar da olmuştu. Yas yıllarca
sürecekti. Bir Fransız gazetesi ölümünü “Barış
kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı” başlığıyla duyurdu,
“Artık evrende barışı kimse garanti edemez.” diye
devam edip gidiyordu, kehanet dolu Fransızca
satırlar. Yıl 1938’di… Bir yıl sonra İkinci Dünya Savaşı
başlayacak, hele Ortadoğu bir daha asla durulmayacaktı…

Yazarın Diğer Yazıları
SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir […]

Devamını Oku
Efsane Hoca Nermin Abadan Unat’ın Kısa Portesi

Cesur hayatları, mucizelerden gelip geçmiş kadınları, bıkmadan usanmadan anlatmalı… Her fırsatta, her defasında… İşte, Nermin Abadan Unat… Cesur bir kadın, macera ve mucizelerle dolu bir ömür sürdüren abide, efsane bir akademisyen. Gazetecilik de yapar hocalık da, araştırmalara da boğulur ve memleket hikâyelerine de, yani ülkemizin tarihine de hâkimdir. Bu satırlar kaleme alınır MACERA DOLU ÖMRÜN […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku