Mahmut TEMİZYÜREK
Tüm Yazıları
Sait Faik Olabilmek
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sait Faik Olabilmek

Yüz on altı yıl önce Adapazarı’nda doğdu.

Yüz on altı yıl önce Adapazarı’nda doğdu.
Edebiyatı sınıfsal kökleriyle dolaylı ilgilidir,
yaşamıysa sınıfının beklentilerinden kaçmak
üzerine kurulu bir “avare-flaneur” öyküsüdür.
Soy kütüğüne “Abasızoğulları” adıyla yazılmak
yerine, çoktan yitirmişliği çağrıştıran “Abasıyanık”
adıyla yazılmayı yeğledi.
Varoluşunun sancısını, o “nedensiz” sıkıntıyı
erken duyanlardandı. “Yalnızlığın yarattığı insan”
diyordu kendisine. “Binlere karşı bir”, “on binlere
karşı bir”di; çok daraldığında “Panco, Panco!” diye
çağırıyordu içinden.
Babası “kültürlü bir tüccar”, annesi “yakışıklı bir
hariciyeci” olmasını istiyordu. Tüccar olmamak için
iş bilmez, hariciyeci olmamak için “avare” olmayı
yeğledi. “Yakışıklı” bile olmak istemedi, küçükken
“yaramaz” olmak, hep “çakır” kalmak ona yetti.
Dikiş yerlerinden yağmur girmiş, sabah yediği
simidin susamı kokan boş cepli kirli pardösüsünün
kanatları altına “çalışan, terlemiş insanların harikulade güzelliği”ni, emekçileri, kent yoksullarını,
kendisi gibi sıkılanları, âşıkları, bu dünyaya yabancı
hissedenleri, yersiz yurtsuzları, martıları, balıkları, kargaları, adaları, mevsimleri, denizi, rüzgârı,
dalgaları sığdırdı.
Yazar filan olmak değildi niyeti. Ruhunu
basınçsız gezdirecek bir yaşam arıyordu yalnızca.
Sınıflardan, derslerden sıkılıyordu. Bir gün arkadaşlarıyla bir olup hocasının minderine iğne koydu. Bu
eylemleriyle haber oldu tüm sınıf, ceza bile yediler.
“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış Bursa’ya” sürüldü, 41 arkadaşıyla birlikte.
Bursa Lisesi sürgününe “sınıfta sakin ve dalgın,
bahçede yalnız” bir seyirle katlandı. Hocası Mümtaz
Bey, bir “vazife”sini sınıfta okudu. Hocası bu çakır
gençte yazarlık yeteneğini gördü ve biraz daha
özenli olursa iyi bir yazar olacağını da söyledi. Pek
aldırmadı bu sakin, dalgın, çakır delikanlı.
On yedi yaşında geldi İstanbul’a, tutkuyla bağlandı bu kente. Edebiyat okumak için girdiği üniversitede “Uygurca” öğrenmekten, İktisat öğrensin
diye gönderildiği İsviçre’de bolluğun bönlüğünden
sıkıldı. On beş gün sonra dönmek istedi; ama yolda
kendisini götürmeye gelen amcasına küstü. Yol
değiştirdi. Avrupa kentlerinde serserilik etmeyi
yeğledi.
Grenoble’da edebiyat derslerine bir süre devam
etti; sıkıldı. Milliyetçi hiç olmadı, dindar hiç olmadı,
liberalliği küçümsedi, düzenbazları hiç sevmedi,
ütopik bir yakınlığı olsa da komünist de olmadı.
Peyami Safa’ya, daha sonra da Mehmet Kaplan
gibilere sorulursa tam bir komünist sempatizanıydı. Ama toplumcu olmamakla da suçlanıyordu. Bu
da geldi başına.
Çok sevdiği o iki yazar gibi, Orhan Kemal gibi, Sabahattin Ali gibi yazmadığı için eleştirenlere Nâzım
Hikmet’in Bursa’dan gönderdiği çakmağı çıkarıp
keyifle çakar, “kimde var böyle bir armağan?” diye
savunurdu kendisini. Çakmağın üstünde Balaban’ın
çizdiği Nâzım portresi vardı.
Bir Ermeni mektebinde öğretmenlik yaptı ama
öğrencileri susturamadığı için bu işi de bıraktı.
Babasının zorlamasıyla başladığı zahirecilik işini büyük bir hızla sonuçlandırdı. Dükkândaki malları ya
zararına sattı ya da dükkânı ortağına bırakıp gitti.
Çok geçmeden boş dükkânın anahtarını teslim etti
babasına.
Yazıya, bir de Aleksandra’ya tutuldu. Aleksandra’nın da kendisini sevdiğine bir türlü inanamadı.
Amcası bu ilişkiye karşı çıkınca, Aleksandra’ya daha
fazla bağlandı. Fakat ne ettiyse aradığı karşılığı
bulamadı Aleksandra’dan.
Orhan Veli, Orhan Kemal gibi adamları, Adalet
Cimcoz, Leylâ Erbil gibi kadınları sevdi. Kibri
yaşamından çıkarmış her şairi, her yazarı severdi.
Sinirlendiği insanların masasından kalkıp gitmesi
meşhurdu. “Yalancı, büyük gözükmekten sahici
hassasiyet iyidir, beyim. Ne korkuyorsun?” diyordu.
Adı huysuza, küfürbaza çıktı bazı çevrelerde; derbederliği, savrukluğu dile dolandı kimilerince.
Dülger balığı kılığına girip herkese şöyle dedi:
“Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün,
bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli,
korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin,
pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak
bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu
üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak,
önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri
yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini,
üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek,
canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey
varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı
sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak
izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi
ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hâlini
bulacak.” (Dülger Balığının Ölümü).
Ünü arttıkça korkutulmak istendi. Önce “Çelme”
sonra da “Kestaneci Dostum” öyküleri yüzünden
yargılandı. İlkinde askeri mahkemede yargılandı,
hem de Ankara’da. Öyküde bir mesire yerinde
subay eşlerinin bolluk içinde, “neşeli” yaşamından,
“sivil” kadınlarınsa onların attıklarıyla yaşamalarından söz etmişti.
Sait Faik hümanizmi kitaptan ya da cepten değil,
yürektendi. İnsanın zengin olanıyla hiç işi olmadı,
onları sevdiği okunmadı, işitilmedi de. Üreten
insanlara hep inandı. Örnekse, toprağı şiirsel bir
emekle işleyip karanfiller domatesler yetiştiren
“Kör Mustafa”, kemik kakmalı boyacı sandıklarının
piri “Mercan Usta”, “bir kaya parçası gibi sağlam”
balıkçı “Barba Vasili”, 80’lik duvar ustası Barba
Antimos, … Ve daha birçok emekçi kahramanı var.
İdeal benliğini, “Papaz Efendi”ye yansıttı. Toprağa
inanan Tanrı’ya inanmayan, şaraba inanan dine
inanmayan, insan güzelliğine hayran, genç kızları
güzel kadınları melekleştiren, kendisi gibi siroza
yakalanmış Papaz Efendi’ye.
Sevildi, okundu ama yazdıkları geçinmesine
yetmedi. Geçinmek için kalemini “ne devlete, ne
patrona, ne de millete” sattı. Yazıyla geçinemedi
ama “yazmasa deli olacak”tı. İnsanlar “onun böcek
bile olamayışına keyifle bakıyorlar” diye düşündü
çok kez. Annesinden başka “mesen”i yoktu.
“Yazmasa deli olacak”lığını düşündüğünde, o
güne kadar yapılmayan bir şey yaptı. “Kanı(n)da
dolaşan şu Türkçe”de, pılıkpırtık ‘birtakım insanlar’, kent yoksulları henüz yazılmamış, edebiyatta
görülmemişti. İşçiler, balıkçılar, işsizler, aylaklar, hamallar, kestaneciler, Ermeniler, üretmen esnaflar,
yoksul Rumlar, yersiz yurtsuzlar… Bir de, belki de
en kalıcı olanı, bir kent gezgini olarak aylak yazarlık,
Baudelaire’in deyimiyle “flaneur”lük, yani kendi
durumu, kendi kahramanlığı geldi Türkçeye. Kahramanları, onun edebiyatıyla canlı, lirik, dokunacak
kadar yakın, hemen sokağa çıksan görülecek kadar
tanıdık, oldukları gibi, capcanlı bir yaşam buldu.
O yazmasa, onun yansıttığı içtenlikle görülemez
insanlar olacaklardı. Bir kısmı Orhan Kemal’in de
kahramanı olan, Nâzım Hikmet’in “Memleketimden
İnsan Manzaraları”nda ve “Büyük İnsanlık” şiirinde
betimlediği, Batı edebiyatından alınma deyimle
“küçük insan”lardı bu insanlar. Sait Faik, kahramanı
olan bu insanlara asla “küçük” demedi, “sıradan”
demedi; ama büyük savlı, biricik edalı, gür sesli kahramanların yazarları baş tacıyken, Cemil Meriç’in
“cüce edebiyatı” diye küçümsediği bu yeni edebiyatı
Sait Faik başlattı.
Kötülüklere gözü kapalı mıydı Sait Faik’in? Tam
aksine! Ama yücelten değil tiksinen, hayıflanan bir
bakışla seyrederdi insandaki kötülüğü. Varoluşsal
değil marazi, kişisel değil toplumsaldı insandaki
kötülük.
Sait Faik yazı masasını bir modele, bir ideale
değil, yaşadığı yere kuran geniş anlamıyla izlenimci
bir yazar oldu. Batı’dan aldıklarını yadsımadı, ama
ne görüp hissediyorsa, ne duyup izliyorsa onun
yazılması tutumunu her poetikadan üstün tuttu.
İzlenimci olduğu gibi gerçekçi, gerçekçi olduğu
kadar romantik, son yapıtı “Alemdağ’da Var Bir
Yılan”da ise gerçek bir sürrealistti.
Yazıya yeniden başlamasına neden olan şey,
yine kendi algısıyla, başlangıç tasarımıyla ilgili bir
durumdu. Kendi algısına yönelik bir savaş. Başından beri yücelttiği balıkçılar arasında bir paylaşma
kavgasına tanıklığı, bir gariban balıkçıya, klanlaşmış
balıkçıların yaptığı apaçık haksızlığı, acımasız nobranlığı (bugün olsa belki bir linç girişimi bile görebilirdi) kıvranarak, acı duyarak yaşamış olmasıydı.
Bu öyküyü şöyle bitirdi: “Söz vermiştim kendi
kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak
da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu
insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim;
hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum
tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın
tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük
değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı
çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra
tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” (Haritada Bir Nokta, 1952).
Ne var ki onun hümanistliği üzerine yorumların aşırı bir kalıplaşmaya uğradığını görmemek
olanaksız. Bu kalıplaşmış hümanizm yargılarının
onun edebiyatını anlamaya engel olduğunu bile
düşünmeliyiz artık.
Bugün bile, hangi kitabını, kitabın hangi sayfasını açsak orada! Bütün canlılığıyla, tazeliğiyle,
bir sinemanın önünde, Beyoğlu’nda, Burgaz’da,
denizde balıkçılarla, kahvede işsizlerle, sokaktaki
kahramanlarıyla, kirli pardösüsüyle, çakır gözleriyle
ve bütün dülger balığı dertleriyle…

Yazarın Diğer Yazıları
Ressam Komet – Şair Komet

Komet de göçtü. Seksen bir yıllık ömrünün ardında sayısız resim, birkaç kitap dolusu şiir bırakarak...

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku