Doyumsuzluk Çağı ve Açgözlü Karakterler
Ana Sayfa Tüm Yazılar Doyumsuzluk Çağı ve Açgözlü Karakterler

Açgözlülüğü
Açıkça yapan sevilmez
Doymuyor diye gözü
Mimlenir hemen.

Yukarıdaki dizeler Bertolt Brecht’in
Küçük Burjuva’nın Yedi Ölümcül Günahı
adlı oyununda geçer. Brecht eserinde
“açgözlülüğü” – yanına parantez içinde soygun
ve dolandırıcılıkta diye belirterek – burjuvanın
yedi ölümcül günahından biri olarak ele alır.
Çeşitli disiplinlere ait metinlerde temsil
edilen alt sınıftan insanlara atfedilmiş pek
çok negatif unsurdan biri de açgözlülüktür.
Açgözlülüğüyle ön plana çıkmış burjuva
karaktere sıkça rastlamış olsak da genel
olarak alt sınıf mensuplarının tasvirinde bu
tip özellikler görmek imkânı daha fazladır
(Günümüzde, özellikle sinema ve dizilerde
beyaz yakalı diye tabir ettiğimiz karakterler
bu rolü büyük ölçüde devralmış durumdadır).
Devletin bizzat kendisi yaşamdaki en açgözlü
varlıktır ve kimi zaman bir metafor eşliğinde ya
da alenen bu kimliği üstlenerek kurmaca içinde
yerini alır. Brecht’in oyunundaki Anna l ve Anna
ll de alt sınıf mensubu iki kız kardeştir. Oyunun
sonunda onlara biçilen rolü reddetmeleri
sebebiyle burjuva için kullanışsız hâle gelir ve
yok sayılırlar. Bugün toplumun her kesiminde,
türlü medya araçlarıyla bireyin karşısına dikilen
sürekli var olma, başarılı olma, her şeye sahip
olma dayatması düşünüldüğünde kurmaca
karakterlerden çok da farklı olmadığımız
hakikatiyle yüzleşiriz.
Yaşadığımız çağ, geçmişten farklı olarak
tek bir isimle belirlenemeyecek kadar kaotik,
renkli, kalabalık, değişken ve ürkütücü. Geldiği
hâliyle ona sayısız sıfat vermek de mümkün.
Bunlardan biri, hepimizin günlük yaşamında
derinden hissettiği bir duyguya karşılık geliyor:
Doyumsuzluk Çağı.
Tatminsiz insanın sürekli olarak daha
fazlasını, en yenisini, en iyisini istediği garip bir
dönemi tecrübe ediyoruz. Ziyadesiyle yüzeysellik
barındıran bu namütenahi doyumsuzluk hâlinin
doğal sonucu olan “açgözlülük” ise yaygın ve
neredeyse norm hâline gelmiş bir karakter
özelliği şeklinde karşımızı çıkıyor. Hülasa,
günün başından sonuna değil kendimizi kesin
koordinatlarla kapitalizmin olmamızı istediği
yerde buluyoruz.
Açgözlülük gerçek hayatta ne kadar rahatsız
edici, kötü, nahoş ve tehlikeliyse sinema, tiyatro
ya da edebiyat fark etmeksizin bir kurgu içinde
güçlü, cazip, ilgi çekici ve sürükleyici bir araca
dönüşebilir. Şüphesiz kurgudaki açgözlü insan
da okuyucuyu ve izleyiciyi öfkelendirecek, gergin
olmasına neden olacak, canını acıtacaktır,
ancak yine de kurguya katkısı bakımından
pek çok örnekte de görüldüğü üzere, metni
ya da hikâyeyi takip edilmeye değer kılacak
unsurlardan biridir.
Açgözlülük William Shakespeare eseri
Macbeth’te önemli bir karakter özelliğidir
ve belirleyici nitelik taşır. Hırslı Macbeth
kaçınılmaz olarak açgözlüdür, çünkü esasen
iki karakter özelliği de aynı amaca yöneliktir:
Daha fazlasını elde etme dürtüsü. Nihayetinde
Macbeth’in tüm kusurlarıyla birlikte
açgözlülüğü de onu yok oluşa sürükleyecektir.
Umutsuzluk nicedir günlük yaşamımızın
parçası ve bir şeylerin iyiye doğru gideceği
yönündeki inancımız kütle kaybederek yok
oluyor. İş kurguya geldiğindeyse aksine kötü
özelliklere sahip karakterin doğru yolu bulması
için umutluyuzdur. Çoğu karakter de bize bunu
verir; Charles Dickens’ın Bir Noel Şarkısı adlı
eserinde Ebenezer Scrooge bunlardan biridir.
Kötü adamın iyiye dönüşmesi okuyucu ve izleyici
için insanlığın kazandığı bir başarı gibidir.
Açgözlülük ve tatminsizlikle yoğrulmuş bir
diğer örnek, aynı Dickens eseri gibi sinemaya
uyarlanan F. Scott Fitzgerald’ın klasikleşmiş
eseri Muhteşem Gastby’den gelir. Daisy
Buchanan, Baz Luhrmann yönetmenliğindeki
uyarlamada sosyetik bir güzele
dönüştürülmüşse de o daha çok tatminsiz ve
açgözlü bir karakter olarak akıllarda yer eder.
Muhteşem Gastby genel olarak makbul insan
tanımından uzak karakterler üzerine inşa
edilmiştir; Daisy için aşağıdaki alıntının da bir
nevi ispat ettiği üzere, açgözlülüğün beslenme
kaynaklarından olan para sevgisinin vücuda
gelmiş hâli diyebiliriz.
“Daisy sesiyle kendisini ele veriyor,” diyecek
oldum. “Sesi şeyle dolu…” Duraksadım. “Sesi
parayla dolu” dedi birden. (Muhteşem Gastby, F.
Scott Fitzgerald)
Niccolo Machiavelli’nin Prens kitabında
kurucu lider olacak prense öğüt verirken
kitlelere atfettiği başlıca sıfatlardan biri yine
açgözlülüktür. Metinde diğer kötü özellikleriyle
birlikte açgözlülük zaafına da sahip kitlelerin
despot idareler için biçilmiş kaftan olduğunu
öğreniriz.
Sinemada açgözlü karakterler saymakla
bitmez. Bugün kentleri, ormanları, hayvanları,
havayı, suyu, sanatı, iyiliği yok eden insan
açgözlülüğünün sinemadaki en iyi örneklerinden
biri Toni Montana’dır. Scarface zaafların
açgözlülüğü nasıl semirttiğini ve cehaletle kol
kola ne kadar korkutucu bir hâle gelebileceğini
gözümüze sokar, aklımıza işler. Toplumu ya da
bireyi eğitmek ya da doğru yola sevk etmek gibi
bir kaygısı yoktur; çirkinliği olduğu hâliyle ve
Elvira Hancock’a vücut bulmuş estetikle yansıtır.
Filmde açgözlülük sadece Toni Montana’ya
has değildir, adeta her karaktere ve her kareye
sinmiştir.
Bu anlamda dikkat çekici bir diğer film
de Martin Scrosese’nin The Wolf of Wall
Street’idir. Filmde Leonard DiCaprio tarafından
canlandırılan Jordan Belfort karakteri gerçek
bir kişidir. Sahip olduğu nitelik ve yeteneklere
rağmen güce ve lükse olan açlığını bir türlü
doyuramayan Belfort sonunda bir suçluya
dönüşür.
Listeyi sayfalarca uzatmak mümkün ama
bir yerde durmak, açgözlü olmamak gerekiyor.
Günümüzde bilgiye olan açlık da bir tür
açgözlülüğe dönüşmüş durumda. Daha fazla
bilmek, her şeyi öğrenmek, bildiklerinle tatmin
olmamak da bir kısmımızı esir almış vaziyette.
Beklentilerimiz ve hayallerimiz başkalarının
paylaştıklarıyla şekilleniyor. Tatminsizlik duvarı
gitgide kalınlaşıyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Kendimizi tanımak bilebir yaşama sığmayabilir

Günümüzde herkesin bir şikâyeti var: Kimi yalnızlık, kimi sıkışmışlık duygusu, kimisi de boşvermişlik duygusu içinde hayatına yön vermeye çalışıyor. Belki de bazı şeyleri kabul ettiğimizde farklı bir yolculuk başlayacaktır. Yeni bir keşif yolculuğu… Türkiye’nin de içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğimizin bizi sürüklediği yerden Prof. Dr. Zümra Atalay ile tam da bu konuları konuşmak üzere bir araya […]

Devamını Oku
Hasat Zamanı

Bazı aşkların yaşı tutmazSen de rüzgar gibi geçtin mevsimimdenTakvimlerden sonbahardıBir yaprak düştü damla damlaBir de inciler saçıldı gök-yüzümden Sen mevsimleri karıştıran ruhumHangi mevsimde bekliyordun bu kırlangıcıHangi mevsimlerin durağında oturdun kaldınGelmez, gelemez o kırların güzelliğinde şimdiAklı havada bir göçebeSen yerini yadırgayan yaprak Bilemezdin,bilmezdin mevsimsiz solanların yasınıÖğrendinŞimdi dünya kocaman bir misket ellerindeAtsan çocuk sen üzülürOynasan yaş-lı kalbin […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku