Şükrü ERBAŞ
Tüm Yazıları
Dünyaya Teslim Olmak
Ana Sayfa Tüm Yazılar Dünyaya Teslim Olmak

Sonra araya zamanlar girdi, mekânlar girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin büyüklüğüne göre acı veriyordu insana.

“Bana geleni kabul ediyorum sadece, pencereme
konan bir kuşu karşılar gibi. Ama biliyorum
ki konuğumun kanatları vardır ve birazdan
uçacaktır. Ümitsizlikten doğan bir boyun eğiş bu,
hazin bir tadı var.”
H. F. Amiel
Herkesin büyük bir ustalıkla gülerek
geri çekildiği bir dünyaydı. Her yeni
başlangıç, yeni bir pişmanlık demekti.
Gittiği yerlerden yüklenip geliyordu insan
yalnızlığını. Umutsuzluk öyle bir yılgınlık
yaratmıştı ki herkes her söze inanır olmuştu.
Çifte sürgülü kapılar aralandıkça buz gibi bir
suskunluk sızıyordu eşiklerden. Herkes yaşadığı
oyuğun soğukluğu ile orantılı bir kasıntı
içindeydi. Eşyalar bile sahiplerinden daha sıcak,
daha kişilikliydi. Gökyüzünü çarşılarda yitiren
insanlar, odalarında yanan ışıklara bakarak
niyet tutuyorlardı. Yıldızlar çoktan çekilmişti
çatılardan. Kimse bir ayin gibi yaşamıyordu
günün batışını. Kimsenin sabahla arındığı
yoktu. Herkes ölçülü bir incelikle birbirine elini
uzatıyor, ama kimsenin eli kimseye değmiyordu.
Dokunmak nesnesiz bir duyguydu, insanın
gövdesinde taşa kesilen. Küçük adamların
büyük yalnızlığı doldurmuştu dünyayı.
Senin yüreğin henüz yarasızdı. Yüzün bulut
görmemiş bir göldü. Halka halka sıcaklık
yayılıyordu sesinden. Gün ışığı ile gözlerin
arasında bir ayrım yoktu. Kaşların kaş değil
gökkuşağı idi. Gülmüyordun da binlerce
yaprak, yağmur eliyordu toprağa. Gövden
buğular içinde bir yoldu, herkesi yitik ülkesine
götüren. Kötü sözlerin kederi düşmemişti
henüz üstüne. Bir gülün açarken çıkardığı
sesle konuşuyordun. Sözün insan yüreğinden
doğduğu bir mevsimdi yaşadığın.
Ceviz ağaçları mı ırgalanıyordu,
kirpiklerin mi yerden bulutlara
kalkıyordu, şaşırıp kalıyorduk.
Akıl almaz bir düzlüktü
alnın, bir ufkunda gün
batarken bir ufkundan
ay doğan. Tenin herkese
çocukluğunu anımsatan bir
masumluktu. Bağ yaprakları
arasında bir çift üzüm salkımıydı
kulakların. Adımların ancak kuşların
kanat vuruşuyla açıklanabilirdi. Bütün
yatakların gün günden büyüyen boşluğuydun.
Mutlulukla arasındaki uzaklığı sana bakarak
ölçüyordu insanlar. Herkesi geçmişiyle
yüzleştiren bir vicdan, bir aşk olanağıydın bu
azalan insan ülkesinde.
Sonra araya zamanlar girdi, mekânlar
girdi, insanlar girdi. Yaşamak, düşlerinin
büyüklüğüne göre acı veriyordu insana. Yine
de dünya, herkesten bir kalıba dökememişti
seni. Bir gece yolculuğunda karşılaşmıştık,
anımsar mısın? İkimiz de içimizdeki çocuğu
dışımızdaki büyükle gizliyorduk. Ay ışığının
sabaha kadar eksilmediği trenin camlarından,
saatlerce bozkırın yalnızlığı akmıştı. Herkesin
şarkısını göğsüne düşürdüğü gecenin geç
vaktinde, baktığı camlar buğulanan iki iç
çekiş olarak kalmıştık. “Gücenik güceniği
saçının telinden tanır.” demiştim, gözlerimi
usulca indirerek suskunluğuna. Yüzünü
camlardan toplayıp dönmüştün uzun
yolculuğundan. Gülüşün, derin
bir gölün menevişlenmesiydi.
Nasıl da yakışmıştı sözüme ve
geceye. Gizlice gönenmiştim.
Gözlerindeki ağrıya
güvenerek uzanmıştım
parmaklarına. “Sözcükler
çok cılız bir terazidir yüreğin
yükünü tartmada.” demiştin;
“gücenik elbette tanır güceniği,
canına yapışmış durgunluktan.” Bir
şeyin parçalarını bir araya getirmek ister
gibi dönmüştün yeniden camlara. Gece daha
mı kolaydı, daha mı zor, seçemez olmuştum.
“Her duyguyu dile getirmek gerekmiyor
biliyor musun? Nasıl her duyguya isim koymak
gerekmiyorsa.” Alnındaki bulutları öperek
çekilmiştim kıyılarıma. Bunu elbette en iyi ben
bilirdim; adını koyduğu her şeye yenilen ben.
Gecenin verdiğini sabaha teslim ederek
inmiştik trenden. Senin aklında, benim
gövdemde bir karıncalanma, geldiğimiz yol
kadar uzun bir suskunlukla bakmıştık denize,
bir imkânsızlığı ezber eder gibi. Sen yitirdiğini
arıyordun, ben koruduğumu koyacak yer
bulamıyordum.

Yazarın Diğer Yazıları
Dünya Şairin Hem Anarahmidir Hem Mezarıdır

Ne zaman şiir üzerine konuşmak ya da yazmak durumunda kalsam, Melih Cevdet’in şu sözü aklımda, dilimde çınlar durur: “Şiir, üzerinde çok fazla konuşmayı kaldırmayan bir sanat dalıdır.” Şiir yazan her şair, bu korkuyla kekeleyip durmuştur ama neredeyse ilk insandan beri de en çok şairler şiir üzerine konuşmuştur. Ben de bu gerçeği bozmayacağım; şiir ve hayat, […]

Devamını Oku
Zamandan Süzülmüş Bir Zaman

Nar ağaçlarının ıslık çaldığı bir avluydu. Deniz neminden kapıları vardı. Eski değil de incinmişti. Yaşı asmaların tozunda saklıydı. Kim oturursa otursun bir Rum eviydi. Kuyuları ipleriyle boğulmuştu. Kalın seslerin ortasında küçülmüş, küçülmüştü. Ev değil, bir pas salkımıydı. Beyaz badanaların altında kim bilir kaç bakış gövermiş, kaç dokunuş halkalanmıştı. Kaç şarkı yaz yapraklarına ölümsüz kalpler çizmişti. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku