Burcu SALANTUR
Tüm Yazıları
Gidebilmek

Gün ağarırken aklında tek bir şey vardı; yıllardır hayalini kurduğu o yere gidebilmek.

Gün ağarırken aklında tek bir şey vardı;
yıllardır hayalini kurduğu o yere
gidebilmek. Yanında götürebileceği pek
fazla eşyası da yoktu hani. İki parça çul çaput,
eskilerden kalma -annesi ile babası hâlâ evliyken
çekilmiş- birkaç fotoğraf, dedesinden yadigâr kol
saati, az miktarda para…
Doğrulduğu yatağından sessizce kalkıp
pencereyi araladı. Kuşlar ondan da önce uyanmış, sabah serenadına başlamıştı. Serin bahar
havasını ciğerlerine doldurdu. Çiçek, iyot ve
bolca umut kokuyordu gün. Sokakta kimsecikler yoktu. Çok değil iki saat sonra, ilçeye yavaş
yavaş gelmeye başlayan yazlıkçıların da etkisiyle canlanır ortalık, diye düşündü. Gazeteye sarılı
taze ekmekle büfeden dönenler, işe gitmeye
hazırlananlar, evlerden yayılan kızartma, sucuk,
lokma kokuları, ta sokağın başından sesi duyulan gevrekçi…
“Bu bahar kapının önünü hep sardunya
yapacağım.” demişti anneannesi. “Şöyle katmerlilerinden fuşya renkli sardunyalar. Hem sen de
evimizi boyarsın yağmurlar dinince. Düşünsene;
bembeyaz ev, balkona sarılmış begonvil sokağa
doğru sarkıyor ve girişte sağlı sollu sardunyalar.
Güzel geçecek bu yaz, gör bak!”
Demir, yaşlı kadına gülümseyerek her sözünü
onaylar biçimde başını öne arkaya sallamıştı.
Yağmurlar dindiğinde gitmiş olacaktı buralardan.
Odasının kapısını sessizce açtı. Alt kattaki
emektar buzdolabının motor sesinden başka
ses yoktu evde. Merdivenlere yöneldi. Gidişiyle
ardında bıraktığının yıkılacağını elbette biliyordu. Terkedilişlere alışkındı yaşlı kurt. Önce
kocası bırakıp göçmüştü dünyadan, sonra kızı…
O hayat dolu kadın dipsiz kuyulara düşmüş ve
çıkamamıştı. Çocuktu. Daha okula bile başlamamıştı annesi terk edip gittiğinde. Şimdi de o
gidiyordu işte. Bunu da atlatırdı. Acısı çok olanın
gülüşü güzel olur, derler. Kahkahasıyla ünlüydü
zaten yaşlı kadın mahallede. Ne olur ya, kahkahasını onun ardından da patlatır.
“Mahallenin delisi, dilencisi, kedisi, köpeği, bir
de sen…” derdi. “Ev değil kimsesizler yurdu.”
Ahşabı gıcırdatmamak için parmak uçlarında
iniyordu basamakları. Sırt çantasını geceden
merdivenin altındaki boşluğa saklamıştı. Kapı
menteşelerini de yağlamıştı ya, merdivenlere
çare yoktu. Duraladı. Veda etmeden gitmek
olmazdı. Güç bela indiği üç basamağı gerisin
geri tırmandı. Başını usulca yaz-kış aralık duran
kapıdan içeri uzattı. Masif yatağın ucuna ilişmiş
yaşlı beden, yatağı bile rahatsız etmemek
istercesine tortop olmuş, boğazına kadar çektiği
yorganın altında her şeyden habersiz, sakince
soluk alıp vermekteydi. Başucundaki komodinde; üzeri peçete ile örtülmüş cam bardakta su,
tansiyon hapları ve Demir’in bebeklik fotoğrafının bulunduğu ayaklı oval çerçeve duruyordu.
Odanın içine doğru yürüdü. Yatağa yaklaştı,
gümüş çerçeveyi eline aldı:
Gözleri ve gülüşü anneannedendi. Geri kalan
–Allah’ın belası- bütün özelliklerini babasından almıştı. Saçları, yürüyüşü, güneşe bakınca
hapşırması… O hep kınadığı, arkasında bir kadını
bırakıp gidebilmesini bile…
Yorgandan görünen ve artık seyrelmeye başlamış sarı saçların diplerinden uzayan beyazlar
parıldıyordu.
“Keşke dün boyasaydım” diye geçirdi içinden. Bak gene rimellerini temizlemeden yatmış.
Söylenir durur şimdi kirpiklerim dökülüyor diye.
Benden sonra sigarayı da arttırmasa bari.
Çıtlatmıştı daha önceleri gitmeyi oysaki.
“Gitmek zorundayım anneanne. Bu küçücük
yerde tıkıldım kaldım. Balıkçı mı olayım? Ölene
kadar kafelerde garsonluk yapamam. Komşu
şehre madene mi gireyim? Ölmeden mezara girmek diyordun ya hani. Dedemden kalan üç aylığa
talim eden aylak torunun olarak mı kalayım
yoksa? Bilmiyor muyum kaç kere yalvar yakar
oldun o domuz belediye başkanına? Ne olur affet
beni anneanne. Ben gözümü açtım seni gördüm.
Dilerdim ki sen gözünü yumduğunda da yanında
ben olayım. İnan başka şansım olsa gitmezdim. İş
desen yok, diploma desen yok, yeter sana yük olduğum. Öğretmen ana-babanın okumamış oğlu.
Terzi kendi söküğünü dikemiyor Melike Sultan.
Kaç sabiye ışık oldu kim bilir benim o fedakâr, o
cefakâr ebeveynim. Yaşıtlarım askere gitmeye
başladı tek tek. Ben hâlâ senin eteklerindeyim
ama artık beş yaşında değilim ne yazık ki. Hem
biliyor musun yeni değil bu düşünce. Yıllar var
hayalini kuruyorum.”
Sinek vızıltısı gelmişti sana tüm söylediklerim.
Aklın, birazdan başlayacak konkendeydi.
“Oğluşum hadi şu verandayı yıkayıver. Kahveye gelecek komşular.” diyerek konunun üzerine
sünger çekmiştin bile. Ben gidince gelmezler belki
eskisi kadar. Sen de paspas yapabilirsin canım,
elin ayağın tutuyor hoş.
Güneş yükselmeye, sokaktan tek tük geçen
araba, bisiklet ve yayaların sesleri içeri dolmaya
başlamıştı. Saatine baktı. Sekize geliyordu. Geminin limandan ayrılmasına yarım saat kalmıştı.
Pasaport kontrolü, bilet kontrolü, kamaraya
yerleşme derken ancak yetişirdi. Hayalini yıllardır kurduğu yere nihayet gidebilecekti.
Öyle böyle sona geldik Melike Sultan…
Vedalaşmak için anneannesine doğru eğildi.
Çizgilerle dolu, yumuşak, beyaz alnına son öpücüğünü kondurdu. Kadının gözpınarından bir
damla yaş burnuna doğru süzüldü. Oğlan irkilerek geriye sıçradı. Kadın gözlerini kırpıştırarak:
“Oğluşum sen miydin? Korkuttun beni. Hayırdır sabah sabah?”
“Fırına gidecektim de Melike Sultan. Gevrek
çekti canım. Çayı koyup çıkıyorum. Başka isteğin
var mı diye soracaktım?”
“Vedat Ağabeyine uğra dönüşte, levrek ayırsın
bize. Sen seversin. Oğluşumla baş başa çilingir sofrası kuralım bu akşam ne dersin? Şu peyzajcı kıza
da selamımı söyle, sardunyalarımı bekliyorum.”
“Olur, söylerim tabii.”
Demir, gıcırdamasına hiç aldırmadan yaylana
yaylana indi merdivenlerden. Su kaynatıcının
düğmesine bastı. Merdiven altındaki çantasından cüzdanını çıkarıp arka cebine koydu. Çayı
demledi. Aynı yavaş hareketlerle dolaptan
peynir, zeytin, reçel ve bolca yeşillik çıkardı.
Haşlama kabına iki yumurta bıraktı. Spor
ayakkabılarını giydi. Kapıyı ardından çekerken
anahtarı montunun cebine attı. Elini cebinden
çıkardığında, avucunda katlanmış bir parça kâğıt duruyordu. Üzerinde, anneannesinin düzgün
el yazısıyla yazılmış yalnızca tek cümle vardı:
“Yolun açık olsun oğluşum.”
Limandan ayrılan geminin düdük sesi
geliyordu.

Yazarın Diğer Yazıları
Kuşku

Saat sekize geliyordu. Misafirler neredeyse gelmek üzereydiler, neyse ki sofra çoktan hazırlanmıştı.

Devamını Oku
Gidebilmek

Gün ağarırken aklında tek bir şey vardı; yıllardır hayalini kurduğu o yere gidebilmek.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku