Kürşat BAŞAR
Tüm Yazıları
Katran, Tüy, Red Kit ve Bir Kaşık Bal
Ana Sayfa Tüm Yazılar Katran, Tüy, Red Kit ve Bir Kaşık Bal

Çocukken en sevdiğim çizgi roman Red Kit’ti.

Çocukken en sevdiğim çizgi roman Red
Kit’ti.
Herhâlde çoğumuz onu ve köpeği Rin
Tin Tin’i hatırlar.
O çizgi romanlarda hatırladığım bir şey daha
var ki başka kahramanların çizgi romanlarında
da sıkça karşımıza çıkardı.
Bir at arabasıyla iki kişi kasabaya gelir.
Arabanın üstünde güzel yazılarla “Her derde
deva bilmem ne suyu” gibi sloganlar vardır.
Arabanın etrafına insanlar toplanır ve
iki kişiden biri sattıkları “mucize iksir”in
özelliklerini anlatmaya başlar.
O küçük parfüm şişesi gibi şık ambalajlı
ürünün mide bulantısına, ishale, kabızlığa,
şişkinliğe, ateşe, baş ağrısına, kas ağrılarına
nasıl iyi geldiğini hatta erkekliğe katkıda
bulunduğuna, ruhsal gerilimleri azalttığına,
kafaya sürülürse saç dökülmesine, yüze
sürülürse sivilcelere, çıbanlara, öksürük tıksırık
gibi sorunlara da çare olduğunu ballandıra
Katran, tüy,
Red Kit ve
bir kaşık bal
ballandıra anlatır.
Bütün bu hastalıklara çare olacak minicik bir
şişenin bedeli de doğrusu çok değildir.
Kasabalı bu ikna edici konuşma üzerine
sıraya girip şişeleri kapışır.
Bizim iki sahtekâr arabayı toplar, mutluluk
içinde paraları sayıp oradan uzaklaşır.
Ama bir iki gün sonra “mucize iksir”i alanların
çoğunda mucize hastalıklar baş gösterir.
Kasabalılar biraz geç olsa da
dolandırıldıklarını anlar.
Birkaç kişi silahlanıp mucize arabanın peşine
düşer.
Sonunda yakaladıklarında da onları katrana
bulayıp üzerlerine tüy dökerler.
Böylece üzerlerinde yapışmış katran ve
tüylerle dolandırıcılar kasabada gezdirilip
cezaları verilir.
Sağlıkla ilgili konular her zaman
dolandırıcılığın en önemli çekim merkezlerinden
biri olmuş.
İnsanlar çaresiz kaldığında bilime, tıbba,
gerçeklere değil, inanmak istedikleri çabuk ve
mucize çözümlere inanıyorlar.
Red Kit döneminde birçok hastalığın
nedeni bilinmediği, ilacı olmadığı için o
kasabalıların belagat sahibi bu dolandırıcılara
kanması ve birkaç dolar sayesinde çocuklarını
hastalıklardan koruyacaklarını sanması hiç
şaşırtıcı değil.
Şaşırtıcı olan bu geleneğin bugün de farklı
biçimlerde ve çok daha sofistike hâlde devam
etmesi ve bizim bu yüzyılda bile bunlara
inanmamız.
Tabii artık birkaç dolara mucize yok. Her
derde deva vitaminler dünya parasına satılıyor.
Hemen hiç birinin gerçekte tam olarak ne işe
yaradığını bilmediğimiz “bitkisel”, “doğal”
gibi tanımlarla piyasaya sürülen pek çok
hapı millet birbirine öneriyor, hapır hupur
bu hapları içiyor ve muhtemelen hapı yutuyor.
Dünyanın en büyük sektörlerinden biri bu.
Çünkü hiçbir şekilde ispatı yok.
Bu vitamin bir işe yaramaz deseniz de, çok işe
yarar deseniz de önemi yok.
Çünkü aslında pek çoğu plasebo dediğimiz
psikolojik bir etki yaratıyor. İçindeki etken
maddeler belli bir sınırda olduğu için belki
hemen ciddi zararlar vermiyor. Belki bu nedenle
devletler bunların üretimine izin veriyor.
Şimdi bir de eskiden “kocakarı ilacı” gibi
çirkin bir isimle anılan her şey, “sürdürülebilir
sağlık” ürünü hâline geldi.
Gerçi bu baharatların hangisinin neye iyi
geldiğini bilip uygulamak için uzman olmak
gerekiyor.
Kimisi “bir taşım” kaynayacak, kimisi aç
karnına bir kaşık içilecek, kimisi bilmem ne
otuyla karıştırılıp bir gece bekletilecek…
Malum bu konuda artık cilt cilt kitaplar
yazılıyor. Eğer bir “baharat koçu”nuz ya da bu
işlerle uğraşan bir doktorunuz yoksa kitapları
alıp evde çalışacaksınız.
Bunların bir bölümü üzerlerindeki yazılara
inanırsanız; birçok denetimden geçiyor, özel
üretiliyor, el değmiyor, organik, doğal vs.
Ve bunların hiçbiri öyle ucuz şeyler değil.
Artık bir tutam zencefil bile dünyanın parası.
Zencefil ve zerdeçal var olduğundan beri bu
kadar havalı olacaklarını düşünmemişlerdir.
Benim hayret ettiğim şey de yararlı denilen
pek çok şeyin ülkemizde pek bulunmaması…
Niyeyse Hintlilerin, Çinlilerin, Japonların
kullandığı baharat iyi geliyor, bizim klasik
mutfağın baharatları pek bir işe yaramıyor.
Mali durumları çok da iyi olmayan bir
arkadaşımın annesi bizi ne zaman yakalasa
bir parça ekmeğe bal sürüp yedirir,
her sabah bir kaşık balın her şeye iyi
geldiğine inanırdı.
Sonra sorduğum beslenme
uzmanlarının çoğu balın o kadar
da faydalı olmadığını, herkese iyi
gelmeyeceğini, sonuçta şeker
olduğunu söylediler.
Moda öylesine patladı ki,
en ilgisiz köye gitseniz köylü
de öğrenmiş, “bu ürünler
organik” diye satıyor. Eskiden en
lüks manavdan alacağınız fiyata
“organik” olduğu rivayete
dayanan ürünleri kapış
kapış alıyoruz.
Belki de bir ara herkesin
Gılgamış Destanı’nı
yeniden okumasını
önermek gerekiyor.
Ölümsüzlük
çiçeğinin hiç de
öyle kolay ele
geçmeyeceğini
anlamak için…
Ama yine de önemli
olan inanmak.
Bir kaşık bal da inanan
için hayat kurtarabilir.

Yazarın Diğer Yazıları
Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

Devamını Oku
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku