Derya ERKENCİ
Tüm Yazıları
Kuyular Kazarken
Ana Sayfa Tüm Yazılar Kuyular Kazarken

Çelik gibi karakterlere sahip olmak, yapayalnız öleceğimiz gerçeğini hatırlatmaktan başka ne kazandırdı ki bize? Kanepede, dizlerimizde battaniye; tablet bilgisayarın karşısında içimiz geçmiş. İçsel yolculuklarımızın biricikliğinden, insanlarla meydanlarda omuz omuza olmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuşuz. Kendimiz içre derinleşeceğiz derken, ıssızlığın sığ sularında boğulmuşuz.

Kendini genç hissedemeyenlerin ısrarla genç görünmeye çalıştığı bir çağda yaşıyoruz. Umutsuz bir kibir ve dinmeyen bir doyumsuzluk var bu abartılı çabada. Genç görünmenin asıl sahibi daima yeni nesillerdir oysa. Tazelik, insanın döngüsünün sihirli bir evresidir olsa olsa. Zamanı geldiğinde sahneyi bırakmak, mimiksiz zavallılara, gülünç
karikatürlere dönüşmeden yaşlanmayı bilmek gerekiyor. Şimdilerde herkes başkasını kopyalayıp kendine yapıştırıyor. Herkes bir başkası gibi olmak isterken bambaşka biri olmayı umuyor. Kimse “işte geldik gidiyoruz.” demeyi kabullenemiyor. Memnun olunmayan organlar eskiciye veriliyor; karşılığında mandal, plastik leğen, melamin tabak yerine kalkık burunlar, çıkık elmacık kemikleri, ifadesiz alınlar alıyor. Sabah uyanıldığında herkes kendi kâbusunun böceğine dönüşmüş oluyor.

En ilerici özgürlük ihtirası bile bir parça muhafazakârdır. Bu oksimoronun sırrı neyi muhafaza etmeye tutkuyla bağlı
olduğunda saklıdır. İnsan fırtınalardan sonra durgun sudaki yansımasını biraz izlemeye görsün, fikirlerinden korkuverir. Herkesin eskittiği hazır tavırları alıp kullanmak en iyisidir. Çok iyi anlıyorum; sizi sürekli çürük düşüncelerle kokuşmuş köhnelere davet eden iç sansürcüye teslim olmak her zaman daha güvenlidir. Aynı cenderedeyim; biliyorum “ben” olmak zor. Bırakın birine bahsetmeyi; kendi kendime bile anlamlandıramadığım, hayat üstüne koydukça yabancılaştığım devingen duyguların patikası çok dar. Farkındayım, zaman geçecek, bilinmezler sona erecek ve ona yeni gizler eklenecek. Var olduğumu göz ardı edemeden yaşayamayan bir mizacım var.

Çelik gibi karakterlere sahip olmak, yapayalnız öleceğimiz gerçeğini hatırlatmaktan başka ne kazandırdı ki bize? Kanepede, dizlerimizde battaniye; tablet bilgisayarın karşısında içimiz geçmiş. İçsel yolculuklarımızın biricikliğinden, insanlarla meydanlarda omuz omuza olmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuşuz. Kendimiz içre derinleşeceğiz derken, ıssızlığın sığ sularında boğulmuşuz. Neyse ki kişisel geliştik. Önce ben kendimi bulayım, derken birbirimizi kaybettik. İçimize doğru kuyular kazarken çıkan toprakla, tahammüllerimizi gömüverdik. Çiçekler
açtıramayan transandantal meditasyonlar, evrenin üzerinde uçan ama başka bir ruha ulaşamayan astral seyyahlar. Farkına vardım; meğer ne kıymetliymiş içinde bunaldığım mutsuz kalabalıklar. Mütemadiyen karşılıklı sıkılmak, harikulade fikirlerle ışıyan kış güneşiymiş.

Hey gidi iki kutuplu dünya; sen de matah bir şey değildin ama bugünkünden çok daha fazla anlaşılır hâldeydin. Köhnemiş yörüngen, insanlığın evrensel değerleriyle çelişince mecburen değişmek istedin ama bir türlü kendine gelemedin. Sanırsın nükleer savaşlar sonrası uygarlık sona ermiş. Ölümün kol gezdiği bir kaosun içindeyiz. Hayal kurmak gittikçe güçleşiyor. İnsanlar çöl ortasında demirden kentlerde yaşıyor, petrol için cinayetler işleniyor, bahis oynamak serbest. Adeta herkes Mad Max. Başkası için neyin doğru olduğuna başkalarının karar verdiği yük trenindeyiz. Başkalarıyla bozmuşuz kafayı hepimiz. Ve birbirimizin üzerinde tepindikçe, gelecekten umudu kestikçe, her gün beşer onar öldükçe, çok uluslu şirketlerin büyüyüşünü izlemekteyiz.

Yazarın Diğer Yazıları
Rutubetli Pasajlar

Her şeyin değerini yitirdiği o anlarda sevgi, vefa, hatıralar ve mutluluk, çocukluk hastalıkları ve insan psikolojisinin çıkışsız dehlizlerinde eriyip kaybolur. En eski karanlık geçmiş; kendisinden sonra gelen geçmişi yutar, yok eder. Bütün manayı emer. Hareket ve duygu, gergin diyalogların kurbanı olur. Samimiyet öldüğünde hatırası da silinir, hiç var olmamış gibidir. Herkes bir şey arar, bir […]

Devamını Oku
Ey Yas…

Ey yas, yaz beni. Ben ömrümce yasamadan duramadım ki. Tek bir harf farkla yitirdim sevme yetimi. Eğer gerektiği gibi tutabilirsem seni, belki yeniden bulabilirim kendimi. Kural bu, bir süre seninle yaşamalı biri. Şimdi oturup yasmaya çalışacağım. Sonra yatağa uzanıp yasacağım. Yas sıcağının soğuk cehenneminde uyumaya çalışacağım. Soracak bana “Kaç yasındasın?”, “Ne yastan geçerim ne de […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku