Bircan Usallı Sinan
Tüm Yazıları
“Oyuncuyuz Biz, Taştan Yürekli Değiliz”
Ana Sayfa Tüm Yazılar “Oyuncuyuz Biz, Taştan Yürekli Değiliz”

İnsanın elli yaşından sonra arkadaş edinmesi çok zordur. Gerçek arkadaşlıktan söz ediyorum. Kazık atmayacak, yüzüne söyleyemediğini arkandan hiç söylemeyecek, yüzüne de gerçek fikrini söyleyecek, eleştirilmekten, eleştirmekten kaçınmayacak.

Rozettttttt…
İnsanın elli yaşından sonra arkadaş edin

mesi çok zordur. Gerçek arkadaşlıktan söz
ediyorum. Kazık atmayacak, yüzüne söyleye

mediğini arkandan hiç söylemeyecek, yüzüne
de gerçek fikrini söyleyecek, eleştirilmekten,
eleştirmekten kaçınmayacak. Varsa paylaşa

cak, yoksa isteyecek. Sevincine ortak olacak,
üzüntünü paylaşarak azaltacak. Buzdolabının
kapağını evindeymişçesine açacak, hastalığın

da elini tutacak…
Rozet Hubeş benim için böyle bir dost işte…
“Hayat Devam Ediyor” adlı dizinin basın tanıtı

mını yaparken tanıdım onu. “Kudret” karakte

riyle fırtınalar estiriyordu. “Kötü bir karakteri
bu kadar mı iyi oynar insan, kötü sandığımız bir
insanın, bu kötülükler için haklılığını bu kadar mı
ortaya koyabilir, yandaşları bu kadar mı çok ola

bilir?” gibi soruların en derin tartışmalarına Ro

zet Hubeş ile tanık oldum… Tam dört yıl bu ağır
rolü omuzlarında taşıdı Rozet. Dizinin yapımcısı
Mahsun Kırmızıgül “Abla bu kadın acayip. Rozet
kadar iyisine zor rastlanır.” dedi birkaç kez.
Ve ben, önce oyunculuğuna sonra da net
duruşuna hayranlık duyduğum Rozet Hubeş’e
“Senin menajerin olayım.” dedim. “Sahiden mi?”
dedi gözlerinde sevgi pırıltılarıyla.
Ve yola çıkmadan önce söz verdik birbirimize.
İş ilişkisinin arkadaşlığımıza zarar vermemesi için
birbirimize asla yalan söylememe sözü verdik;
ne olursa olsun illaki doğrunun yol fenerimiz
olacağına dair…
Rozet Hubeş İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun 30
yıllık oyuncusu…
En son oyunu “Cadı Kazanı”nda gösterdiği
performansla rolün büyüğü, küçüğü olmazın
efsanevi örneği… Bir oyuncu sahneye çıktığı her
an alkış alır mı? Alır elbette. Adınız Rozet Hubeş
ise finalde kendinden genç oyuncuların ellerin

den tutup, onları ön plana çıkartıp alkışlarını
çoğaltmak için ekstra çaba gösterirsiniz. n Rozet, bu ülkede kendini hiç azınlık gibi
hissettin mi?
Asla.
Ülkemde asla bunu hissetmedim. Çoğunluğun
dini ile aynı olmamak bana asla dezavantaj ola

rak dönmedi. Laikliğin temellerinden değil midir
bu özgürlük? Bazen isim anlama konusunda
problem oluyordu, ne demek Rozet diye soruyor
sonra da yanıt yine bu soruyu sorandan geliyor
“Ha şu göğse takılan arma değil mi?” diye… n Bence hayatta görülebilecek en disiplinli
oyunculardan birisin aynı zamanda. Oyunculuk
nedir diye sorsam bu kez…
Oyunculuk oynamamaktır, rol yapmamaktır.
Oyunculuk önüne konulan karakteri ete, cana,
kana dönüştürmektir. Onun gibi düşünmek,
onun gibi yürümek, onun gibi ağlamak ve gül

mektir. Ve elbette onun gibi acı çekmektir… n Bunun için elbette önüne ciddi hazırlanmış
karakter analizleri gelmeli değil mi?
Tiyatroda karakter analizi konusunda çok
daha şanslı olduğumuzu söylemeliyim. Başı,
sonu, gelişmesi bellidir tiyatro tekstlerinin.
Elbette o ruh hâline bir yorum katma söz konu

sudur ama dizi ve sinema oyunculuğunda daha
açıktır oyuncunun önü. Aslında dünyanın en zor
işidir bana göre oyunculuk. Tiyatroda yaklaşık üç
ay süren provalardan sonra rutine girersin. Ama
dizi öyle değil. Her an her şey olabilir. Karakte

riniz ölebilir ya da baş tacı olabilir. Sen işini çok
seversin ama izleyici sevmez, bir bakarsın gün
birincisi olmuşsun, bir bakarsın ilmek ilmek
ördüğün, yüzlerce insanla birlikte emek verdiğin
dizinin yapımcısı küt diye final bölümünün çekil

diğini söyler size… n Ama bunca yıllık oyuncusun, bunlara çok
alışmış olman gerekmiyor mu?
Oyuncuyuz biz, taştan yürekli değiliz. İnsan
nasıl alışabilir başarısızlığa, yedi/yirmi dört
birlikte olduğun ekipten ayrılmaya… Bazen so

ğukta titreriz, bazen dört-beş saat sette sıranın
gelmesini bekleriz. Bazen tek kerede, bazen on
tekrarda çıkarırsın tek bir planı. Yine de şikâyette
cimri davranırsın. Sanatçılarda bir mazoşistlik
var bence. Çektiğin her zorluğa rağmen ekranda
izlediğin an o emeğin can bulmuş hâlini, göğsün
kabarır. Bak tüylerin bile diken diken olur. (Meş

hurdur Rozet Hubeş’in tüylerinin diken diken
olması). n Ağlıyor musun sen?
Hayır ağlamaya vardırmadım ama gözlerim
doluyor bu durumlarda. O ses ve ışık teknisyeni
arkadaşlarımızın emeğine üzülüyorum en çok. Ve
hep esas hayatını alın teriyle kazanan arkadaş

larımızın, emeğiyle kazanan arkadaşlarımızın ve
çalışanların haklarını tam olarak alıp almadıkla

rını sorguluyorum yüreğimle aklımı karşı karşıya
getirip. Dediğim gibi mazoşist bir iş bizimkisi… n Oyuncunun yaşı var mıdır sence?
Tiyatrolarda, sinemalarda, dizilerde görü

yorum ki, üç yaşında, beş yaşında, on yaşında
çok da yetenekli çocuklar görüyoruz. Demek ki
oyuncunun yaşı yok, diye düşünüyorum. Zaten
insan doğduğundan itibaren, yaşamının sonuna
kadar birtakım roller üstleniyor. Anne rolünü,
baba rolünü, amca rolünü, öğretmen rolünü,
mühendis rolünü artık her ne meslekte ise o
rolü üstleniyor. Böylelikle hayatımızdaki rolleri
üstleniyoruz. Dolayısıyla oyuncunun yaşı oldu

ğunu pek sanmıyorum. Çünkü ben bu yaşta da oynuyorum. Beni istedikleri sürece de oynamayı
düşünüyorum. Mesleğini seven bir insanım ve
hep severek yaptım. Benim herkese söylediğim
en önemli şey sevdikleri işi yapmalarıdır. Mesleklerini sevdiklerinde o meslekteki rollerini de
severek yapacaklardır. Ben bütün rolleri seviyorum o yüzden bu mesleği seçtim. Herkes sevdiği
işi yaptığı müddetçe mutlu olma şansı da artar.
n Karakter oyuncusu oldun hep. Başrol
oyunculuğuna özendiğin, onun yerinde olmak
istediğin oldu mu ya da izleyip de keşke ben
oynasaydım dediğin?
Mesleğimin ilk yıllarında hep başrol oynadım.
Genç kız, şizofren, prenses, asilzade rolleri gibi
birçok başrol oynadım. Yaşım ilerledikçe başrollerden karakter rollerine geçmeye başladım.
Biz oyuncular doyumsuzuz. O rol de olsun, bu
rol de olsun hayatımızda deriz. Oynamak istediğim çooook rol var… Elimde olsa yazılmış tüm
rolleri oynamak isterdim. Hiç unutmuyorum,
konservatuar sınavına girdiğim gün, Yıldız Kenter hoca bana “Niye oyuncu olmak istiyorsun,
niye tiyatro?” diye sormuştu. Ben sınava girdiğim
dönemde 18-19 yaşlarındaydım ve İstanbul
Üniversitesi’nde Fransız Filolojisi okuyordum.
Bana çevremdekiler tarafından “Çok iyi oynuyorsun.” deniyordu. “Acaba gerçek mi?” diye sınava
girmek ve kendimi denemek istedim. Yıldız hoca
sınavda bu soruyu sorunca, verdiğim cevabımı
hiç unutmuyorum. “Oyunculuk, hayatta tek bir
insan olmak yerine birçok insanı yaşama imkânı
veren bir meslek. Birçok karakteri, birçok yaşamı
aktarma özelliği olan bir meslek. Ben de böylece
bir sürü karakteri sahne üzerinde yaratabilirim
ve yaşatabilirim.” demiştim. Hâlâ aynı fikirdeyim
ve hâlâ aynı düşüncedeyim.
n En iyi rol arkadaşın kim sence?
En iyi rol arkadaşlarım, bugüne kadar beraber
oynadığım tüm arkadaşlarımdı. İnsan meslektaşını birbirinden ayırmak istemez. Bir oyunda, bir
dizide, sinemada hepimiz birlikte var oluyoruz.
Bir oyundan birini ya da bir arkadaşını çıkardığın
zaman eksik kalır.
Gerek sinema, gerek tiyatro, gerek dizide bir
baklayı çıkardığın zaman bir zincir eksilir. Tüm
arkadaşlarımla, o oyunu, o işi beraber yaratırız. Bunun kıymetini daha da çok anlamak için
belli bir tecrübe, belli bir birikim gerekiyor. Ve o
zaman diyorsun ki; demek ki ben sadece başka
kişileri oynamak için değil birlikte bir şeyler yapabilmek için de seçmişim bu mesleği, diyorsun.
n Jüri üyeliği de yapıyorsun Afife Jale’de. Genç
oyuncuları, oyunlarını, özel tiyatroları nasıl
buluyorsun?
Öncelikle, Afife Jale gibi bir oyuncunun adını
taşıyan ödüllerin jürisinde olmak benim için çok
büyük bir onur. Çok beğeniyorum genç oyuncuları. Hele hele bu zamanda tiyatro kuran, geçimini
‘önce tiyatro’ mottosuyla sağlayan Jeanne d’Arc
ve Don Kişot’lara hayranım. Onlara buradan
yollarının açık, alkışlarının bol, seyircilerinin çok
olmasını diliyorum.
n Evli olmak bu işte ne kadar mümkün?
Eğer evli olduğun kişi seni gerçekten seviyor
ve sayıyorsa sonuna kadar mümkün. Her işte
olduğu gibi. Benim eşim, canım yoldaşım, kırk
yıllık hayat arkadaşım Selim Hubeş bu konuda
hep destek oldu bana.
n Ve tam bir yıl önce kaybettin onu. Beş
yıl önce geçirdiği kalp rahatsızlığından sonra,
doktorların en fazla beş yıl yaşar dedikleri eşini,
bu tanının konulmasından dört-beş yıl sonra
yitirdin. Yalnızlığın tanımı değişti mi yaşamında?
Yine canım Özdemir Asaf’ı anmak istedi galiba… Ne zaman yalnızlık desem, Asaf beynimde
o koca sesiyle aksi aksi “Yalnızlık paylaşılmaz
paylaşılsa yalnızlık olmaz” der.
Yalnızlık dünyanın en yaman, en fırtınalı
duygularından biri bence. Şiirlerde, romanlarda
okuduğumuza, dizilerde, filmlerde oynadığımıza
azıcık benzese de yakınından geçmekten çok
uzak. Ben Selim’i yitirince sol yanım felç oldu.
Asla eskisi gibi olmayacak, asla gülümsemelerim
tam olmayacak. Sırtımı kimseye ona dayadığım
gibi dayayamayacağım, kimseye ona yaptığım
gibi söylenmeyecek, kimseyi onun gibi öpüp
okşamayacağım. Kimseye şımaramayacak, kimseye bağırıp çağırıp küsüp, sonra kedi gibi yanına
yaklaşıp barışmayacağım…
Ah canım ya… Ama doğanın vazgeçilmezi bu
ölüm. Biliyorsun biz onları kalbimizde yaşattığımız sürece onlar yaşar der gibi gevelemeye
başlıyorum. Sonra o bana bakıyor ve ben ona…
n Anne olmadığına pişman mısın?
Anne olmak çok güzel bir duygu… Benim çocuğum yok. Ama çok şükür hayat bana bir oğlan
ve bir kız çocuğunun büyümesine şahit olma
hediyesini bahşetti.
n Şu an en çok neyi hayal ediyorsun?
En çok dünyayı düşünen, onun sağlıklı olmasını sağlamak isteyen, savaşlara, açlığa, ırkçılığa
karşı olan kendisinin de dünyanın diğer canlı,
cansız varlıklarından sadece biri olduğu gerçeğinin farkında olan ve ‘insan’ olmanın önemini
kavramış içi sevgi, iyilik, tüm doğaya, insanlığa
saygılı bir dünya hayal ediyorum.
n Çiçeklere ve doğaya çok düşkünsün. Bize biraz doğayla, çiçeklerle olan ilişkini anlatır mısın?
Evet, doğaya ve çiçeklere, canlı cansız tüm
varlıklara çok düşkünüm, çünkü varoluşun ve
yaşamın müthiş bir mucize olduğunu düşünüyorum. Bir taş parçası, bir çiçek, bir böcek, su, dağ,
çeşit çeşit hayvan, ağaç… Tüm bunlar en az biz
insanlar kadar mucizevi.

Yazarın Diğer Yazıları
CANANGÜLLÜ

Bugün yolculuğumda çok sevdiğim, takdir ettiğim, hayranlık duyduğum, dünyalar güzeli bir kadın dostumla beraberim. Türk kadın hakları savunucusu, aktivist, organizatör ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı ve Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’nün sahibi Canan Güllü. Müthiş cesur kadın sözcüğü bana çok kıymetli gelmiştir, hep çok sevmişimdir ve hayatım boyunca bunu bazı kadınlar için, benim için önemli […]

Devamını Oku
Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku