Nebahat AYHAN
Tüm Yazıları
Yokluğun Gecesinden Varlığın Ufkuna
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yokluğun Gecesinden Varlığın Ufkuna

XIII. yüzyıl… 1207’de Horasan Belh’te ilk ayrılışında, ilk nefesinde ve feryadında “Gözün aydın oğlun doğdu!” dediler “Bilginlerin Sultânı” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin VELED’e. Annesi Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’du.

XIII. yüzyıl… 1207’de Horasan Belh’te ilk
ayrılışında, ilk nefesinde ve feryadında “Gözün
aydın oğlun doğdu!” dediler “Bilginlerin Sultânı” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu
Bahâeddin VELED’e. Annesi Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’du.
Asıl adı Muhammed’di. Onun olanın bir gün
geleceğini umut ederek doğan; şefkat ve merhamette güneş, hoşgörülülükte deniz gibi olandı
Celâleddîn-i Rûmî.
Mevlânâ; bir ney, parçalanmış yürek, aslından ayrılmış can, “Ah!” eden kul, esrarı talipsiz,
sırrı feryadına dost, cezbesi aşkla karılmış bir
âşık olarak doğmuştu dünyaya ve “Ney” neyden
ayrılmıştı ki doğuşu feryat figandı?
Asil, kültürlü, âlim ve mutasavvıf bir babanın
ardında çağlayan bu umman, babasının ölümünden sonra, babasının halifesinden eğitim almaya devam etmiş; yine onun önerisiyle Halep’e
gitmiş; hadis, fıkıh, tefsir, edebiyat ve felsefe
tahsili görmüş; sonra, Şam’a gelmiş, orada 4
yıllık öğrenimini tamamlamıştır.
Düşünce yapısının şekillenmesinde Seyyid
Burhaneddin ve olgunluk yaşında bir araya geldiği Şems-i Tebrîzî’nin etkili olduğu görülür.
15 Kasım 1244 yılında karşılaştığı Şems-i
Tebrîzî özünü gördüğü bir aynadır. Her şey neye
layıksa ona dönüşürdü ya aynadır ten can gözü
olanlar için ve yardan ayrı dostu dost kılan
“ney” arz-ı hal’inden bir armağan sunar her
şeye sahip olana. Der ki: “Kendine bak ve beni
hatırla!”
Kişinin değeri nedir?
– Aradığı şeydir! Can her şey olabilir miydi?
Neyi arıyorsa o olabilir miydi? Doğu şairlerinden
etkilenir… Genelde Farsça yazdığı ve konuları
tasavvufi konular olduğu için Doğu-İslam kültüründe geniş bir yer bulur kendine. İlahi aşktır
der insanı olgunlaştıran. Tasavvufi düşüncesiyle
evrenselleşen; varlığı kendinde arayan ve bulan,
sevgiyi hoşgörüyü ruhi zenginlikle yegâne arkadaşı aşka sunan bir rehberdir, can içinde canı ile
cem olan…
Davullara, bayraklara aldırmayan bir padişahın yolunda Anka’dır, Ene’l-Hakk kadehiyle
sevgiliye ulaşan.
Dillerin anlamı bir değil miydi? Kırılan testilerdeki sular aynı yolu tutmaz mıydı?
Can içinde canan değil miydi kapıyı açtıran ve
her yönünü nurlandıran?
Susmak derin denizlerin işiyse derin sevdalar
gerekmez miydi coşkulanmaya?
Her anını doldurunca derin sevdalar mutasavvuftur artık Umman MEVLÂNÂ.
Özünde aşkı taşıyan ve ilahi aşka âşık olan;
ilahi aşk ile her şeyin Yaradan’dan gelip Yaradan’a gideceğini söyleyen; güçlü bir hoşgörü,
derin bir bilgelik ve hümanistliğiyle herkese
kapısının açık olduğunu dile getiren; yaradılanı iyi-kötü, Müslim-gayrimüslim statülerinde
değerlendirmeyendir.
Sohbetlerinde halktan insanlar, sultanlar,
kadılar, emirler, komutanlar ve onların hatunları da bulunur; ona bağlılığını bildirir.
Gidip bir denizin sınır yerine varır yalvaran
olur “Hâlin bana da geçsin!” diye.
Anlar ki derin ve esrarengiz olan her şey susuyor; o da susmak ister ve der ki düğünümdür
ölümüm.
Fihi Ma Fih, Mecalis-i Seba, Mektubat,
Divan-ı Kebir ve Mesnevi’de duygulu söylemleri
ayrım gözetmeksizin insanları sevmesi aydın ve
ulema kimliğinin yanında Allah aşkıyla yanan
dervişliğiyle hâlâ çok sevilmekte ve sayılmaktadır.
Elbette ölmek kula düşer; çünkü aslından
uzak düşen can, yine vuslat zamanını gözler. Her
gün bir yerden göçmek, her gün bir yere konmak
ne güzeldir.
“Varsın olmasın hayatta her istediğimiz; biz
olana ‘Elhamdülillah’, olmayana da ‘Eyvallah’
demesini biliriz.” diyerek bulanmadan, donmadan akar.
Mademki insan aşkla yaratıldı kendinin aşkla
yaradana dönmesini “Doğuş Günü” “Düğün
Gecesi” olarak değerlendirmesi de özüne düşen
bir haktır.
17 Aralık 1273 Pazar günü MEVLÂNÂ’nın Şeb-i
Arûs’udur.
Odun yanınca kül, insan yanınca kul; can
ölünce canı cananla can olup BİR olurdu.
Selam olsun CAN’ı CANAN’la BİR olana!

Yazarın Diğer Yazıları
Gecenin Nemi Düştü Gözlerimize

İstanbul Bakırköy’de, 5 Nisan 1945’te doğar adını Türk müzik tarihine “Bay DADALOĞLU” olarak geçiren Muhtar Cem KARACA. Doğuştan uğrar “müzik” denilen bir fidana. Annesi tiyatro sanatçısı Toto KARACA, babası tiyatro kurucusu Mehmet KARACA olunca tiyatro ve müziğin beşiğinde sanatın ninnisiyle büyüyüp gelişir. Önce 14 yaşında ilk aşkının ilgisini çekmek için müzik yapar… Sonra umudunu iyiye, […]

Devamını Oku
Cumhuriyet’in Kızları, Dünya Sultanları

Özgür, azimli, savaşkan ve muzaffer; hayatlarının ve kararlarının sahibi; kişilikli, korkusuz; çağdaş, eşit, yaratıcı ve güçlü; genç, güzel, özgüvenli ve zeki Türk kadınları bir araya gelirse ne olur? 1961’de ilk kez uluslararası maça çıkar, 1970 ve 1980’lerde adını duyurmaya başlar, 2000’den sonra da önemli başarılar elde ederek bizim Filenin Sultanları olurlar. 2003’te Ankara’da Avrupa Kadınlar […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku