Ayşen ŞAHİN
Tüm Yazıları
Gözleri Yalım
Ana Sayfa Tüm Yazılar Gözleri Yalım

Songül, işten arkadaşım. Bir yandan da olmak istediğim insan. Songül’ü tanısanız siz de Songül olmak isterdiniz.

Songül, işten arkadaşım. Bir yandan da
olmak istediğim insan. Songül’ü tanısanız
siz de Songül olmak isterdiniz.
Biz faniler hayatta kalmaya çalışanlarız,
Songül bize hayatın nasıl yaşanacağını gösteren
kılavuz gibi.
Biz iş çıkışı evimize gider, yemeğimizi yer,
dizi izleriz. Sahilde bir yürüyüş için bile hafta
sonunu bekleriz.
Songül mesela yemekleri paketli gelir, yolda
yer ve tiyatroya yetişir. Sonra arkadaşlarının
yanına rakıya gider.
Sabah zımba gibi işe geri gelir. “Hayatı
profesyonel yaşayanlar için eğlence hafta içidir,
hafta sonu kalabalığı amatör işidir.” der.
Belediyenin Krav Maga ve yaratıcı yazarlık
kurslarına yazılmış. Bir sinemayla aylık anlaşma
yapmış, nasıl becerdiyse sadece ona özel bir
abonman.
Tango da öğreniyordu yıllardır, geçen yarışmaya katıldı, derece alamadı ama gelecek sene
için iddialı.
Birbirimize gider geliriz. Bizim gibiler şehrin
şatafatlı kalbinde değil, toplu ulaşımın parasını
hak ettiğini düşündürecek kadar uzakta yaşar.
Binalarımız da evlerimiz gibi pek estetik
vadetmez. Çekyat demirbaştır diyeyim siz
anlayın. Ben de özeniyorum duvarlara bir şeyler
asmaya ama mahalledeki ucuzluk marketin
selesine arada düşen kanvas baskı resimler ya
da dekoratif objelerden ibaret zevkim. Songül,
üst kat komşusu mutfak tadilatına girince eski
dolap kapaklarını almış, üzerine soyut resimler
yapmış. Kendinden çerçeveli gibi, duvarında çok
şık duruyor. Eski koltuklarını kendi kaplamış, el
örgüsü bohem battaniyeler atmış kolçaklarına.
Ev hayat kokuyor, renk vadediyor. Kütüphanesi
yoktu. Ben onu çok kitap okur diye düşünmüştüm, sordum bir keresinde. Kitap çok okuyormuş ama okuma hızına ekonomik durumunun
elvermesi imkânsızmış. Çocukluğumdan beri
belki de 20 senedir ilk kez kütüphane kartını
onda gördüm. PVC kaplatmış. Haftada 2 kitap
bitirmek ne demek bu dönemde, sürekli dışarılardayken hele.
İşyerinde de böyledir. Tabldot yemeğine
ufak bir çanta içinde evden getirdiği baharat ve
sosları katar. Sanki biz karnımızı doyururuz da,
o, her öğlen dışarıda yemeğe çıkar.
İnsanların önünde teklemeden, tane tane,
çok etkileyici konuşur. Ben olsam iki kelimeyi
yan yana getiremem, ellerim terler. Mesela
yemeğin kalitesi iyice düştüğünde, üç gün üst
üste mercimek-patates ve makarna verdiklerinde “Gelsin patron bizimle yesin bu hafta”
özetli bir konuşma yapmıştı, herkes onun gibi
kaşığıyla boş tepsiye vurmaya başlayınca bu iş yemekhane işgaline dönecek, üretim duracak
korkusuyla fabrika müdürü gelip söz verdi,
ertesi gün çoban kavurma çıktıydı.
Ekonomi bozunca yemek geri bozdu, hem de
öyle böyle değil, artık ne yenecek ne doyuracak
gibi. Bir daha protesto edelim istedik. Herkes
Songül’den bekledi.
Bu sefer Songül, kendi sendikamızı kuralım
fikriyle geldi. Ne kırk yıllık depocu İsmail Abi ne
de bir partinin 30 yıldır ilçe teşkilatı üyesi Mustafa Abi, Songül başlattı örgütlenmeyi. Kimse
de “kadın başına ne işe kalkıştın” demedi. Denilemez kılavuz kaptana. Kuruyorduk sendikayı
patron artırdı baskıyı. Böyle olur başlarda diye
söylemişti Songül.
Mesaiye bıraktırıyordu bizi patron, sendika
diyenleri seçip üçer beşer…
Kimini üç kimini iki saat. Fazla mesaiyi ödüyor da servis yok vardiya saatlerinden sonra.
Fabrika şehrin dışında tenhada. En yakın otobüse iki buçuk kilometre yürüyorduk, otobüs de
45 dakikada bir geçiyor ancak.
Ona da direnelim dedik ama yazdırmış meğer sözleşmeye, parası ödendikçe kalınacak o
mesaiye.
Beni sevgilim gelip alıyor her mesaiye bırakıldığımda, âşık olmasa gelinmez bir yol, iki
buçuk kilometre gelip benimle geri yürüyor. Ben
kendim gelirim diyorum, karanlık diyor, toprak
yol diyor, kurt iner buraya diyor. İçine sinmiyor.
Ama Songül ıslık çalarak kendi gidiyordu.
Onu inatla en geçe bırakıyorlar, tek başına
tutuyorlar “Direneceğiz ne yapalım?” diyor.
Seviyormuş hem yürümeyi.
Onu örnek veriyorum sevgilime, bak diyorum
o kendi gidiyor bir şey olmuyor, bana neden
olsun?
Sevgilim dedi ki “Ona kimse ilişmez, kurt
bile inse saldırmaz ona, onun gözlerinde yalım
var.”
İnce bir kıskançlık yaktı içimi. «Ne demek
yalım?» dedim. Sevgilim Songül›ü mü
beğeniyor? Benden bir karış kısa, kara kuru
Songül’ü? Ne ayıp şimdi böyle düşünmek, ben
hayran değil miyim Songül’e? Songül bakmaz
zaten benim sevgilime, umuyorum yani. “Ne
demek yalım var gözlerinde?” Bir daha sordum
ama içimdeki hasedi sesimden sökemedim.
“Güzelim, o kadın korkusunu yitirmiş, kaybetmiş bir yerlerde. İnsan, korkusunu yitireni
gözünden tanır, hayvan bile tanır. Yalım dediğim o, korkusunu yitirenden korkacaksın asıl.
Saldırıya ne tepki vereceğini kestiremezsin.”
“Ben de cesurum, benim gözüm yalım değil
mi?” dedim, demek istememiştim, ağzımdan
kaçtı. Çok çocukça, insan kendi kendine cesur
demez, başkasının demesi icap eder. Âşık olmasam böyle kazara sesli düşünmezdim.
“Cesur, korkusunun üzerine gidene denir sevgilim, bu kadında korku yok, her şeyin üzerine
gidebilir o, sonunu düşünmez.”
Buna takıldım.
Ertesi gün öğlen yemeğinde Songül’ün yanına gittim ve hiç uzatmadan sordum: “Songül
sen korkuyor musun?”
Hâliyle “Neyden?” dedi kadın.
-Herhangi bir şeyden Songül?
-Anlamadım soruyu, örnek verir misin?
-Karanlık ve ıssız yolda tek başına yürürken
mesela?
Düşündü, düşündü…
“Neden korkayım ki?” dedi.
Songül senin korkun kalmamış olabilir mi?
Böyle bir fincan bile kalmamış olabilir mi? diye
sordum.
“Bunu düşüneceğim, hiç dikkat etmemiştim.” dedi.
İki gün sonra yanıma geldi:
“Çok düşündüm; hiç kalmamış, haklısın.
Nerede bitti diye düşündüm, farkına varmamışım tam o anın. Bitmiş bir ara demek. Sonra
nedenini düşündüm. Bak gülüm benim babamı
93’te öldürdüler, katili bulunmadı.
Beni lisede evden gözaltına alıp yedi gün
odunla dövdüler. Daha on beştim. O günden bu
güne karakolla kesişen yollardan da çıkamadım.
Fikrimi aklımda tutamadım, dilime vurdu, işime
vurdu. 2 kere birkaç sene yattım çıktım; siyasi
suç dediler. Yirmimde evlendim, yanlış adam.
Bana elini kaldırdı, bir-iki, üçüncüde çekirgenin
kolunu kırdım. Sonra da adamın kolunu kırdım
diye adama tazminat ödettiler bana. 25›te âşık
oldum, 27, 29 ve 30›da da. Hepsinde özensizce
terk edildim. Depremde enkazda 35 saat
geçirdim, araba kazası yüzünden ömrümden 7
ay kaybettim, yatalak kalayazdım. Katıldığım
cenazelerin sayısını unuttum. Benim öfkem kaç
kere kınını kesti attı hatırlamıyorum. Olmaz
denenler bana oldu, korkulan her şey sırtımda
paralandı.
Ama bir yandan da neredeyse bir kütüphanenin 9 metreküpünü okudum, yılda 60 film
izliyorum, çok insan tanıyorum, büyük kısmını
da seviyorum. Kalabalık sofralarda sağlam
içiyorum. Meyhanecilerden çok dost edinmişim,
hesabı da dert etmiyorum. Dans ediyorum, kavga ediyorum, sanat yapıyorum, çok gülüyorum,
iyi geziyorum. Hayat amatörce harcanmayacak
kadar kıymetli. Yani ölmekten de korkmuyorum, ondan yaşayamayanlar korkar en çok. Ben
bu ömrün hakkını çoktan verdim. Ben korkacak
bir şey bulamıyorum.”
Yalımdı gözleri.
O hafta işten çıkardılar bizi, o hafta işgal
ettik fabrikayı, durdu üretim.
Polis saldılar üzerimize, gaz-duman-fişek.
Songül’ü gördüm, kollarını bükemiyorlardı
geriye, dimdik duruyordu kazık gibi, ayaklarını
kesemiyorlardı yerden.
Kısacık bir andı, Songül’ün aksine ben bütün
bedenimle hissettim korkumun bitişini. Başımın
üzerinden uçtu gitti.
Forkliftle barikata dalan bendim, beni televizyonlarda izlediniz. Başıma fişeğin gelişini
ağır çekimde yayınlayıp durdular. 8 ay tedavi
gördüm. Ölmedim. Ölmememi affetmediler.
Cezamı kestiler ama haklıydım, belki seçimlerde af çıkar, bu sefer dışarıdaki hayata daha
profesyonel yaşamak üzere dönerim.
Bu mektubu 47. koğuştan yazıyorum, bizi
merak etmeyin. Gözlerimiz yalım.
Bekliyoruz işte.

Yazarın Diğer Yazıları
Adınla Yaşa

Eda, elindeki pusette on günlük bebeğiyle ailesinin evinin kapısını çaldı. Taksicinin valizleri bagajdan indirdiğini gören annesi derin bir nefes alıp içinde köpüren tüm soruları yuttu, bütün gücüyle yüz kaslarını kontrol etmeye çalışarak gülümsedi. Sessizce içeri aldı valizleri. “Aman da torunuma, hanimiş bu evin en küçük hanımı, hanimiş anneannesinin göz nuru…” diye sevmeye başladı. Dayanamayıp pusetten […]

Devamını Oku
Sabırla koruk…

Biz çalışkan kadınlardık: ben ve ahretliğim. 7 yaşımızdan beri ‘ahretliğim’ deriz birbirimize, eskiden, biz çocukken bu lakap komikti, dostluğun 40’ıncı senesi itibarıyla artık gerçekçi oldu. Erken yaşlarda başladık çalışmaya, emekçiliğimizin ilk yılarından beri bir ev almaya niyetliyiz Seneler geçtikçe niyet hayal oldu. Çok uzun zamandır çalışıyorduk ama ahretliğimin çocuk okulda düştüğünde müdürü “Çocuk düşe kalka […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku