Halil İbrahim ÖZCAN
Tüm Yazıları
Günümüzün Parlak Romancılarından Hakan Yaman
Ana Sayfa Tüm Yazılar Günümüzün Parlak Romancılarından Hakan Yaman

Kurgu eserlere eskisi kadar ilgi olmaması doğal. Fakat edebiyat yok olmaz. Şekil değiştirir, dönüşür, zamana uyar ama asla tükenmez.

– Sevgili Hakan Yaman, uzun yıllardır edebiyatla uğraştığını biliyoruz. Toplam kaç roman oldu? Bize biraz romanlarından bahseder misin?
Bugüne kadar altı romanım yayımlandı. İlk romanım “İsrafil’in Kanatları”nı 2000 yılında yazmaya başlamış, ancak uzun süre üzerinde çalışmama rağmen bitirememiştim. İlk roman için zor bir konu seçmiştim. İçinde kâinatın tüm
sırlarının saklı olduğu düşünülen esrarengiz bir kitabın, Türkiye’nin çalkantılı 50’li yıllarıyla 1700’ler arasında gidip gelen hikâyesi üzerinden din, mezhep ve etnik ayrımcılık gibi önemli sorunlara yer veren bir romandı. Kurguyu
zihnimde bitirmiştim, ancak kaleme almak için dinler tarihi, felsefe, sosyoloji, tarih gibi alanlarda çoklu araştırmalar yapmam gerekiyordu. Bu yüzden romana bir süre ara vermek zorunda kalmıştım. Sonra eşimin cesaretlendirmesi
ve desteğiyle romanı kısa sürede tamamlayıp yayınevine teslim ettim. “İsrafil’in Kanatları”, 2007 yılında Doğan Kitap’tan çıktı ve en sevilen romanlarımdan biri oldu. Ardından 2009 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldığım “Fotoğraftaki Kadın”, 2011 yılında 19. yüzyılda İzmir’in Levanten dünyasında geçen bir aşk ve ihanet romanı olan “Güz Kokulu Günahlar” yine aynı yayınevinden yayımlandı. Bir romancının intihar öncesi itiraflarını yazdığı otobiyografik romanından oluşan “Romancı” 2014 yılında çıktı.

-Yayınevi değiştirmek yoruyor mu yazarı ya da sende yorgunluk yarattı mı?
2020 yılında çalışmaya başladığım SİA Kitap’tan da iki romanım çıktı. Bunlar, 2020’de yayımlanan “Huş Ağaçlarının Sessizliği” ile Türkiye’nin üst üste üç askeri darbeyle anılan çalkantılı yıllarını, biri devrimci, diğeri ülkücü iki
kardeşin öyküsü üzerinden anlatmayı denediğim “Hüzzam’ın Uçma İhtimali” oldu. Kurgunun gerçekçi olabilmesi için uzun araştırmalar, belgeler ve dönemin tanıklarıyla yaptığım görüşmelerden edindiğim bilgilerle sekiz yılda bitirdiğim son romanım “Hüzzam’ın Uçma İhtimali” 2021 yılının aralık ayında yayımlanmıştı.

-Kendini yazarlık serüveninin neresinde görüyorsun?
Sevgili Halil İbrahim, senin de bildiğin gibi yaklaşık çeyrek asırdır roman yazıyorum.

– Az bir zaman değil kuşkusuz.
Fakat kendimi hâlâ yolun başında görüyorum. Yeni bir romana başlarken hep ilk romandakiyle aynı heyecan, yazarken çekilen sıkıntılardan aldığım mazoşist haz, roman bittiğinde gelen rahatlama duygusuna karışık gizli bir gurur ve acaba iyi oldu mu kuruntuları hiç değişmedi.

– Yazma heyecanını hep diri tutmak gerekir biliyorum.
Bazı yazarlara en iyi romanları sorulduğunda henüz en iyi romanlarını yazmadıkları söylerler. Kimi eleştirmenlerse yazarların kariyerlerinin ilk yıllarında en iyi eserlerini verdiklerini, sonrasında çoğunlukla düşüşe geçtiklerini söylerler. Galiba en iyi roman hiç yazılamayan. Projeler bitmiyor, biri bitmeden diğeri geliyor insanın aklına. Yaşadığım sürece sanırım ben romandan, romanlar da benden uzak olmayacaklar.

-Edebiyatın bitmekte olduğu, artık kurgunun okurları eskisi kadar heyecanlandırmadığı ve daha az okunduğu söyleniyor. Bu konudaki düşüncelerini öğrenebilir miyiz?
Kurgu eserlere eskisi kadar ilgi olmaması doğal. Fakat edebiyat yok olmaz. Şekil değiştirir, dönüşür, zamana uyar ama asla tükenmez. Teknolojik imkânlarla zenginleşen dijital yaşantımız, zamanı hızlandırdığı gibi bizlere de kitap okuyacak, hele bu kitapların da bir kısmını kalın romanlardan seçecek kadar zaman bırakmıyor olabilir.

-Yeni bir okuyucusu kitlesi var da onlar başka bir şey mi bekliyor acaba edebiyattan?
Yeni jenerasyonun bir bölümü kitaplarda anlatılanlara internet ortamında kolayca ulaşabileceklerini, bir yazarın kendi iç dünyasının ürünü olan hayali öykülerin kendilerine bir şey katmayacağını düşünüyor olabilirler. Ancak
zamanla bu düşüncelerin bir yanılgı olduğunu göreceklerdir. Unutulmaması gereken bir gerçek var. İnsan her daim ona çok da iyi tanımadığı kendisini anlatan ve sürekli ıskalayarak, ayrıntıları kaçırarak yaşadığı yoksullaşan hayatına daha zengin bir bakış açısı sunacak olan edebiyata ihtiyaç duyacaktır. Edebiyatçılar hayatın özüne dair ayrıntıları kaçırmadan toplayan koleksiyonculardır. Yaşamın içindeki özleri bir arı gibi toplar ve sizin yaşadığınız hayatı size
kurmaca yoluyla anlatırlar. Romanın ana konusu insan ve insan ilişkileri, yani hayatın ta kendisi… Sonuçta duygusal varlıklarız ve her zaman sanata, gerçek hayatla paralellik kurabileceğimiz biraz da masalsı bir kurgu dünyasına ihtiyacımız olacaktır. Edebiyatın bittiği gün insan da bitmiş demektir. Dijital dönemin kurgusal dünyası “metaverse”
olur, kahramanlar “avatar”a dönüşür, ama edebiyat bitmez.

– Haklısın burada. Seni romanlarınla tanıyoruz. Roman dışındaki türlerde yazmayı düşündün mü hiç?
Birkaç küçük öykü denemem oldu. Hatta bir küçürek öyküm, Aylak Adam Yayınları tarafından yayımlanan ve 252 yazardan öykülerin yer aldığı “Öyküden Çıktım Yola” adlı kolektif kitapta yer almıştı.

Öykü yazmak bambaşka bir çalışma disiplini gerektirir düşüncesinde olanlardanım ben.

Fakat ben bir öykü yazarı değilim. Öykücü olabileceğimi de düşünmüyorum. Roman ve öykü çok farklı disiplinler. İyi bir romancının iyi öykü yazması pek mümkün olmadığı gibi iyi bir öykücünün de çok iyi romanlar yazabileceğine
inanmıyorum. Hele öykünün romana geçiş için kullanılmasını çok yanlış buluyorum. Sıra dışı birkaç yazarı istisna oldukları için bunun dışında tutabiliriz, ama genel olarak romancı roman yazmalı, öykücü de öyküde kalmalıdır. Şairleri konuşmaya bile gerek yok. Edebiyatın en zor alanında yaratıcılıklarını ortaya koydukları için onların diğer türlere öykünmelerine hiç gerek yok. Şiire ihanet etmiş olurlar.

-Türkiye’de okur az. Üstüne roman okuru daha da az. Bu durumun yaratım sürecine yansıdığı oluyor mu hiç?
Yazarken okuru çok düşünmemeye, roman okunur mu, konusu insanları içine alır mı gibi pazarlıklardan uzak durmaya çalışırım. Aksi hâlde yaptığım işin samimiyetini kaybetme tehlikesi var. Hep söylerim, her yazarın en
samimi, en içtenlikle ve hiç hesapsız yarattığı tek eser henüz yayımlanacağından emin değilken yazdığıdır. Bu çoğunlukla bir dosya olarak yayınevlerinin editörlerinin önüne çıkan ilk roman veya öyküdür. Sonrasında yazarken ne kadar unutmaya çalışsanız da yazdığınız kitabın yayımlanacağından ve birileri tarafından okunacağından eminsinizdir. Yine de yazarken buralara fazla kafa yormamak gerekir. Çoğu edebiyatçı, şayet “çok satan” yazarı değilse roman ya da öyküsünün ne kadarlık bir kitleye hitap edebileceğini aşağı yukarı bilir. Burada nicelikten çok nitelik önemlidir onun için. Az ama nitelikli olumlu geri dönüşler, okurlarınızdan aldığınız övgüler, görüşlerine değer verdiğiniz bir eleştirmenin romanınız için yazdığı birkaç satırlık yorum, roman yazmaktan vazgeçmemek için
ihtiyacınız olan motivasyonu sağlamaya yeter.

– Edebiyat ödülleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Kendi kazandığım ödül de dâhil edebiyat ödüllerine inanmıyorum.

-Ama ödüller biraz da yazarı kamçılamıyor mu yeni kitaplar yazmak için?
Yunus Nadi Roman Ödülü’ne, beni hiç tanımayan, çok nitelikli ve seçkin bir jüri tarafından layık görülmüş olmam bu düşüncemi değiştirmiyor. Yazar için motivasyon, yayınevi için prestij kaynağı olduğu ortada, ancak ortalama
okur için asla bir referans değil. Özellikle ülkemizde ödüllü kitapların çok okunmadığını biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında ödüllerin neye hizmet ettikleri de tartışmaya açık.

Söylediklerimden, alınan ödüllerin sahipleri bu ödülleri hak etmiyor gibi bir anlam da çıkmasını istemem. Mutlaka ödülleri alan kitapların birçoğu değerli ve nitelikli eserler. Okuyunca bunları ben de görebiliyorum. Ancak, hangi kriterlere göre verildikleri, ödülün gizli gerekçelerinin ardında siyasi, dini, mezhepsel ve etnik hesapların olup olmadığı, yarışmaya katılan onca eserin binlerce sayfasının jüri tarafından dar bir zamanda nasıl okunduğu, jürinin tamamının eserleri okuyup okumadıkları gibi bir sürü bilinmez var. Ödül verilirken birileri ya da bazı yayınevleri
öne çıkarılıyor mu, acaba başvuran kitaplar içinde daha iyileri var mıydı, bazı yarışmalarda kısa listeler açıklanıyor, ama bu listeler kimler tarafından nasıl oluşturuluyor, neden jürilerde çoğunlukla aynı isimler yer alıyor gibi pek çok soru soruluyor ve bunlar söylentilere neden oluyor. Tüm bunlar son yıllarda verilen edebiyat ödüllerine gölge düşürüyor maalesef.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Cihan Oğuz

Senin edebiyat dünyamızdaki cesur yanını hep takdir ederim. İlk şiir kitabın “Ay Işığı Karanlığı Yırtarken”i henüz 20 yaşındayken yayımladın. Gazetecilik yaptın, öğretim üyeliği yaptın… Yani hep yazının içinde oldun. Kitaplarına kitaplar ekledin ve hiç geri çekilmedin. Buradan başlayalım istersen… Öncelikle “geri çekilme” faslından başlayalım. Edebiyatta bu yıl 40. yılım. Bakmayın gencim diye ortalıkta dolaştığıma! Şiir […]

Devamını Oku
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku