Seda ŞANLI
Tüm Yazıları
Isınmak

Üşüyen tek ben değilmişim işte. Ölümün bile üşüdüğü dünyada bir kendine gel be insan evladı, sen yazmazsan o yazmazsa mavi kuşa mı kalsın dünya?

Bomboş beyaz bir sayfaya bakarken ve ellerim buz gibiyken, yazmalıydım ısınmak için. Söz gelir de yazılırsa dolduracağım o beyazlığı ve belki ısınacağım zamanın tek göz odada kendi hâlinde yanan çıtır çıtır sobasında… Uçan sözlere nispet yazı kalsa da devranda, önünde sonunda yazıya dökülen söz olmadıktan sonra, benliğim havadaki
sağdan-soldan, alttan-üstten donatılmış kanatlı sözlere mesafeli, hatta varlıklarından rahatsız, açık aramaya gönüllü ve hissiyatsız, buz tutmuş ellerim gibi. Bu umarsız hâllerim uçuşan sözlerimi dize getiremese de öteyi beriyi didiklemekten, aradığım açık bana kapan olmuşken, kariyerimi değiştirmeye karar verdiğim anlardı neredeyse. Kamuda müfettiş olmaya ramak kalmışken ve üşümekten kanım çekilmişken aklıma düşen şarkıyla kendime geldim de üşümeyi dost bildim son anda. Isındım…

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Üşüyen tek ben değilmişim işte. Ölümün bile üşüdüğü dünyada bir kendine gel be insan evladı, sen yazmazsan o yazmazsa mavi kuşa mı kalsın dünya? Anlatamazsın beyaz sesinle ama yine de hele bir kalemi al eline, bak nasıl ateş sızar ruhuna biten yazın sonunda. Yel essin kokusu gelsin yaza kırmızı yapraklarla. Isındım…

Yazın bittiği her yerde söylenir.
Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir
Ölüleri örten yapraklardan başka.

Ülkü Tamer nasıl da tam zamanında düştü önüme üşümekten buz kesmişken, mesafeliyken sözlere. Üstat bir söyleşisinde şöyle demişti “Ustalaşmaktan korkuyorum.” Belirli bir mertebeye gelince, sanatta ustalığa erişince kopya kâğıdı gibi aynı şeylerin üretileceğinden bahsetmişti ve eklemişti “Ben acemiliği seviyorum.” Ah ustam bir acemi ol sam sonrasına bakacağız da kadro var ama atayan yok. Kendimce üç beş satır yazdım da ısındım…

20 Şubat 1937’de Gaziantep’te doğdu Ülkü Tamer. Çocukluğu doğduğu yerde geçti. Orta öğrenimine İstanbul’da devam etti. Robert Kolej’den mezun oldu. Şivesinin bozukluğundan dolayı bu yıllarda bazı sıkıntılar çektiğini anlatsa da edebiyat ile şiir ile tanışması ilkokul yıllarından başladı. İlk şiiri lisede okurken “Kaynak” dergisinde yayımlandı.
Daha sonra “Varlık”, “Yeditepe”, “Şairler Yaprağı” gibi dergilerde şiirleri yayımlanmaya devam etti. İlk şiir kitabı 1959 yılında “Soğuk Otların Altında” ve bir yıl sonra “Gök Onları Yanıltmaz” çıktı. Daha sonra “Ezra ile Gary” yayımlandı. Daha sonra “De” yayınlarında sürekli yazmaya başladı. Bir dönem özel tiyatrolarda oyunculuk yaptı. 1965 “Virgülün Başından Geçenler” ve 1966 “ İçine Çektiğim Gökyüzüdür “ kitapları aynı yayınevinden çıktı. Cemal Süreya’nın en yakını olarak “Papirüs”ü çıkardı ve İkinci Yeni akımına çocuksu, süssüz, sade zarafetiyle can kattı. William Shakespeare, Anton Çehov, Arthur Miller, John Steinbeck gibi yazarlardan onlarca oyun çevirdi ve antolojiler hazırladı. Yaşamı, doğayı, sevdayı şiirleriyle anlattı.

Yüzün ay ışığı vuran bir koydu
Saçların gecede saman yoluydu
İçin güneşlerle dolu doluydu
Önce gözlerine gelirdi bahar

Yalın diliyle basit olanın aslında ne kadar ağır olabileceğini anlattı. 1970’lerden sonra toplumsal sorunlara değinen şiirleri ön plana çıkmaya başladı. Barışıktı kendiyle ve aydınlıktı içi karanlığa nispet. Pırıl pırıl bir insan olarak yaşadı ve varlığıyla hayatı ısıttı…

Yetmez mi?

Kaç kelebek ömrü kadar ömür yaşadın.

Zaman… Buruk geçmiş mi, tutarsız gelecek mi? Şimdinin zaten ahı gitmiş de nesi kalmış sormaya ne hacet. Üşümem soğuktan değil be kardeş, ruhsuzluktan, nezaketsizlikten, görgüsüzlükten, medeniyetsizlikten. Aynı coğrafyada yıllardır yaşayıp onu bunu ötekileştiren siyasal zihniyetten. Yandım yetiş dediğim yan kapımdaki komşuma nasıl davranmam gerektiğini bana dikte ettiklerinden. Bak şimdi bir el uzandı yamacıma sorgusuz, en dar anımda nasılsın dedi de ısındım…

Zülfü Livaneli ile yakın dosttu. Önce birkaç şiirini besteledi Zülfü Livaneli. “Atlının Türküsü” ilk olarak albümde yer aldı. Sonra Zülfü Livaneli’nin Theodorakis ile birlikte çıkardığı albümdeki bestelere söz yazdı. Coğrafyada sınırlar ayrı olsa da ruhlar birleşti, sanat bizi bir araya getirdi. Umutlar kalbimizi ısıttı…

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından canım
Güneş topla benim için

Ah sevgili ruhum, önce güneş ısıtsın içimizi, sonra sanat. Hep söylüyorum zaman ustaları yâd etme, hak ettikleri değeri verme, gelecek nesillere aktarma zamanı. Onlara tutunup ısınma zamanı. Belki ruhumuz buz tutmuş başka şeylerin endişesinde, gelecek kaygısında, yaşam savaşında. Hayat ne gösterir bilinmez ama umut ısınmak için
hep yanı başımızda. Özgürlüğe kaç saat o da bir muamma.

Okşadın biletini bir daha

Hesapladın

Yılın bitmesine iki bin üç yüz yirmi sekiz saat vardı

Antep’e dört saat.

Özgürlüğe kaç saat vardı acaba?

Yazarın Diğer Yazıları
Sahici

Son zamanlarda kendi gerçekliğimden koptuğumu çok sık hissediyorum. Truman Show filmindeki figüranlardan biri gibiyimsanki. Dört bir tarafımız kurgu videolarla, etkileşim yani sözlük anlamıyla karşısındaki kişiyi kendi duygu ve istekleri doğrultusuna yöneltmek uğruna yapılan türlü saçmalıkla doluyken (yapay zekadan bahsetmiyorum bile!) sahici nedir? Gerçek ve doğru bilgiye nasıl ulaşılır? Biz çocukken sorularımızın cevaplarını bulmak için tek […]

Devamını Oku
Kadınca

Hangi yıldı, takvimler hangi günü gösteriyordu ve saat o anda hangi dakikayı gösteriyordu bilmiyorum yaratılış anında.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku