Kenan BAŞARAN
Tüm Yazıları
Kurak

“Güneşin, ayın, dünyanın suç ortaklığıyla mahkûm olduğumuz bir kuraklıktan söz etmiyorum. Riyakârlığın yarattığı bir kuraklık
bizimkisi.

Firavun’un rüyasında mıyız ya Yusuf? Bugün de senin tabirine muhtacız. Sular çekiliyor. Göller kuruyor. Nehirler hırçın hırçın akmıyor. Firavun’un rüyasındaki cılız inekler gibi. Hatta bir ip gibi ince ince akıyor; Fıratlar, Dicleler, Niller… Üstlerindeki köprüler gereksiz birer yük. Haybeden birer gölge. Birer dekor. Kurak günlerden geçiyoruz.

Artıyoruz. Hiç durmadan. Anbean dünyaya gelen binlerce bebeğin çığlığı mutlu ediyor etmesine de, endişelendiriyor da. Onlar; çocuklar namınadır bu endişe. Çünkü biz ataları, gasp edercesine yedik, içtik onların buğdayını, başağını ve suyunu. Onların bolluk yedi yılı olacak mı, karambol. Mirassız koyduk Adiloş bebeleri. Ayrımsız, tüm coğrafyaları aynı kader yaptık.

“İki milyar cansın” diyen ey büyük Atilla, ey şair! Sanki antik çağlardan sesleniyorsun bize. Oysa mısralarının mürekkebi kurumadan 8 milyar can olduk. Ve de perişan.

Masal cümlelerine dönüyor işte, düşlerin mühendisleri koca şairlerin heceleri, tek tek. Üşümüyoruz ocakta. Susuz Yaz’ın afişi, sanki bir komedi filmininki olmuş. Öyle ya, Susuz Kış’lar düştü bize. Bağır ey seyyar! Veli’nin bedava acı suyuna da fiyat biçildi, biçilecek. Bak şimdi, Galata Köprüsü’nün murûriye memurları düştü akla.

Yer yarılıyor. Mecaz değil. Ovalar çöküyor; adı obruk. Derinden kazılmış mezarlarımız. Altında lale, üstünde sümbül bitmeyen obruktan mezarlar. Kurak günlerden geçiyoruz.

Firavun’un düşündeki yedi yıllık kuraklığına razıyız. Marquez’in yalnızlığındaki yüzyıllık yağmursuzluğuna ve ardı sıra yüzyıllık sağanağına karşın, razıyız bir nefeslik sayılacak kuraklığa.

Kuraklığımızın bahanesi yalnızca susuzluktan değil. Sözümüz de kurak. Sevincimiz de, hüznümüz de kurak.
Yazımız, oyunumuz… Şarkımız da, bakışımız da. Geçimimiz, siyasetimiz… Psikolojimiz ve sosyolojimiz de… Toplumsal bir kuraklık bizimkisi. Bir çürümüşlük. Üstelik dünya âlem hepten. Kurak günlerden geçiyoruz.

Güneşin, ayın, dünyanın suç ortaklığıyla mahkûm olduğumuz bir kuraklıktan söz etmiyorum. Riyakârlığın yarattığı bir kuraklık bizimkisi. Ekmeğimiz kadar, düşümüz, umudumuz, inancımızın da katık edildiği bir kuraklık. Suyumuz kadar, hırsımız, öfkemiz, gözyaşımızın da sömürüldüğü. Rüya değil, riya tüm bu çektiklerimiz sevgili Kızılok.
Şad olasın.

Emin Alper çekti riyakârlığın distopik kuraklığını. Riyanın da kârın da ayrıca bir kuraklığı var. Selin en önünde biz vardık, silip süpürürken börtüyü böceği dâhil. Arkamızdaysa, bizi gayrete getiren onlar; yani riyakârlar vardı. Sel gitti, kum kaldı. Unutkanlığımızın ağır bedeli. Devasa obruklar sırsız bir ayna. Velakin daha iyi gösteriyorlar çirkinliğimizi. Obruk, obruk! Söyle bana… Konya ovasında bir yer. Duyguları ve arzuları sömürülerek körleştirilen bir ahali. Biz de varız o ahalide. Uzaktan da olsak. Onlar da hepimizin aynası, obrukların yanı başında. Değil mi ki çoğulun değil, çoğun hükmündeyiz. Öyle bir körlük ki, kendilerini yutacak devasa çukurları göremiyorlar. “Su,
su, su” diye ortalığı yangın yerine çevirirken, mezarlarını elleriyle kazdıklarını bilemiyorlar. Alper’in kamerasını tuttuğu bizim bir kesitimiz de olan o ovalılar, Saramago’nun körleriyle kardeş. Kurak günlerden geçiyoruz. Şehvetimizden geçinenler, hepimizi isimsizleştiriyor, bensizleştiriyor ve ahlaksızlaştırıyor. Toprak, bu yüzden çöküyor

O obruklar, yalnızca yeraltı sularının kurumasından doğmuyor. Daha çokçası onlar, bizim yerüstü hazlarımızın ve aslen zorbaların bize işlettiği suçlarımızın obruklarıdır. Suç aleti ellerine tutuşturulmuş, bir yaşam sirkinin acınası nesneleriyiz. Riyakâr erklerin pistinde, cehennemi bir partideyiz.

Yazarın Diğer Yazıları
Uçan Parmaklar

Semboller çağındayız. Belki de hiç çıkmadık bu çağdan. Misal, Babil’in kulesinden beri binalar, iktidarların güç nişanesi oldu. Sınırsızlık arzusunun dışa vurumu oldu göğe yükselen her büyüklük. Sayılar da sembollüktür. Tıpkı yüzyıl dönümleri gibi. Cumhuriyet’in 100. yılındayız. Birileri laflarla kutluyor. Cumhuriyet’imizin en büyük sembolü kadındır. Onun şahsında özgürlüktür, ilericilik, adalet ve dayanışmadır. Yüz yaşındaki Cumhuriyet’i koruma […]

Devamını Oku
Filenin Devrimcileri

Eda Erdem Dündar, Ebrar Karakurt, Melisa Vargas, Gizem Örge, Zehra Güneş, Cansu Özbay, Hande Baladın, Simge Aköz, Ayça Aykaç, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Saliha Şahin, Aslı Kalaç, İlkin Aydın… Filenin Devrimcileri… Biz onların ellerine baktık. Filenin üstünde yükselen ellerine baktık, sadece… Eda’nın tek ayak üstünde zarif vuruşlar yapan ellerine baktık. Bir Pegasus gibi uçan Vargas’ın […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku