Haydar ERGÜLER
Tüm Yazıları
Türkçe Sözlü Sezen Aksu: Ortak Temayül
Ana Sayfa Tüm Yazılar Türkçe Sözlü Sezen Aksu: Ortak Temayül

Müthiş bir Sezen Aksu portresi mutlaka vardır, yazılmıştır ama ben bulamadım, yazı yayımlandıktan sonra çıkar ortaya, nasıl görmedin gözünün önündeydim der. Desin. Bir gün Sezen Aksu’yu yazacağımı biliyordum, ne
var bunda, bundan doğal ne var hatta demeyin. Kolaylık zorluk açısından değil, kolay değil tabii onu biliyorum, ama bunca göz önünde ve hemen herkesin bildiğini düşündüğü, en azından hakkında hepimizin bir şeyler bildiği, fikir sahibi olduğu, düşündüğü, yani ‘ortak temayül’ümüz olan birinden söz ediyorum. Şimdilik adı “Türkçe Sözlü” olan, bu hâliyle çok klişe olan, ama daha iyisini ya da farklısını bulamadığım bu dizide, yeniden yazacağım Fikret Kızılok, Cem Karaca, Selda, Tülay German, biraz daha yazacağım Ajda Pekkan ve henüz yazmadığım Tanju Okan, Tarkan, hakkında bir yazı yazıp iki yazı daha yazmak istediğim Zülfü Livaneli dışında en öndekileri, öncüleri, yenilikçileri, sevdiklerimi hemen hemen yazdım.

Bu adlara bakıyorum da, sanırım ne yazacağımı bilmediklerimi en sona saklamışım, o günler gelip çattı ve çatmaktalar işte! Nedenlerinden biri Nâzım Hikmet’in bence şarkı olduktan sonra bilinir olan “Herkes Gibi”nin ki ilk Cem Karaca’nın güçlü sesinden dinleyip bir kez daha itirafa zorlandığım, evet evet ben de, “Sen de şimdi herkes gibisin”in sözlerinde gizli! Bu yorumcular, sanatçılar, müzisyenler karşısında hemen hepimiz birbirimiz gibiyiz, yani herkes gibiyiz.

Dinleyiciyiz yani! Dinlerken de aklımıza gelen şeyler üç aşağı beş yukarı dedikleri türden, yani aynı şeylerdir diye düşünüyorum. Bu kanıya nereden mi vardım? Barış Manço örneğin, onun hangi şarkısını dinlesem, çocuklar için yazdığı olsun, aşk şarkıları olsun, çevreci bağ bostan şarkıları olsun, beni özgür bırakır, onun televizyon programındaki gibi dünyayı dolaştırır, şakacıdır, oyuncudur, çaktırmadan ve çaktırarak öğüt de verir, kıssadan hisse de söyler… Cem Karaca da Barış Manço şarkılarının hissiyatından çok farklı olmakla birlikte, sesinin saklayamadığı erken büyümüşlük ya da ‘sesini büyütmüş’ olma duygusunun temelindeki gizli ergenlikle bizi devrime, isyana,
itiraza çağırırken, devrimci önderlerden Mao Zedung’un “Bin çiçek açsın bin fikir yarışsın!” şiarıyla çiçeklendiğimizi hissederiz. Fikret Kızılok şarkıları böyle değildir ama sesinin sözünün yumuşaklığına, nerdeyse fısıldar gibi söylemesine karşın, Sezen Aksu’nun “Ben sende tutuklu kaldım” demesine benzer bir hâl olur ve o şarkıların çemberinden çıkamazsınız, bağlayıcıdır, tutulursunuz, sizi bırakmaz!

Kendi şarkısıyla da örnek verdiğim gibi Sezen Aksu şarkıları bizi kendi hâlimize bırakmaz, o şarkıyı yedeğimize alıp yola koyulmamıza izin vermez, gözü değil ama sesi hep üstümüzdedir, tüm dinleyicilerini tanır sanki hepsini bilir
ve ‘sınırlı sorumlu bir şarkı kooperatifi’ gibi kullanım hakkını, yani hüzünlenme hakkını koşullu olarak sunar. Nereye kadar? Kendisini bir ya da birkaç şarkıya kaptırıp da onun peşine düşüp diyar diyar gezerek, çölde kumda Mecnun gibi yüzerek, derbeder olup candan geçerek yok olmasına izin vermez dinleyicisinin. Yani, sonuna kadar değil bir yere kadar!

Acıdan kanırtsa, kederden ağlatsa, ayrılığın, gurbetin, yalnızlığın, terk edilmişliğin hicranını kanlı gözyaşlarıyla yaşatsa da, öldürmez Sezen Aksu şarkıları. Jiletlik değildir. Siz tam uçurumun kıyısındayken bir dize uzatır, bir de
bakarsınız pürneşe pür güneş pürmavi içinde Ada Vapuru’ndasınız, biraz önce kendine uçurum beğenen siz değilmişsiniz gibi “Şinanay da Şinanay” derken bulursunuz kendinizi!

Sezen Aksu’nun dilinden kurtulamayız!

Sesinden de! 40 yıl vardır, şimdi yeri rüzgârlı desem iyi ama ne yazık ki rüzgâr gelsin diye yıkmıyorlar, yerine daha işe yarar, paraya pula yarar şeyler yapalım diye yakıyorlar, anısı bol, sedası sonsuz Şan Tiyatrosu konserini
izlediydim bir pazar öğle sonu. Sanki Taksim Belediye Gazinosu’ndaydım, öyle eski güzel günlerinden biriydi memleketin. Kaset günleriydi, sevgilimle, aslında birbirimizden gizli sevgilileriydik birbirimizin o günlerde, belki kendimizden bile gizli, gittik konsere ve ilk orada canlı olarak kendi ağzından duymuş, kendi gözünden görmüş oldum Sezen Aksu’nun hepimizin yerine ağladığını!

Hayır, canım dinleyicilerim, candan aziz ve dahi azizelerim filan demedi tabii, sizin yerinize gözlerimden yaş akıyor, siz ağlamayın ben ağlayım da demedi. Demedi ama öyle bir “Sen ağlama dayanamam/ağlama gözbebeğim sana kıyamam” dedi ki, deyişi var ki bilirsiniz, bir daha ondan sonra ne zaman aklınıza ağlamak gelse, hatta Necmettin Halil Onan’ın “Kalbe ağlamak getiren tren sesleri” de gelse, durur ve o şarkıya bakarsınız!

Durdurucu bir sestir o. Buğuludur, üzümlüdür, karaüzümdür, bir letafet gizler, gazinoda bir uvertürün okuyucu ablalarına özenen yeniyetme genizden hıçkırıklı hicranı da duyulur zaman zaman, bazen dikleşir yokuşa sarar, sarp bir ses olur, sesi Cevat Çapan’ın şiirindeki gibi Sevda Yaratan olur, hiç derdiniz yokken başınızı sevdaya salar ve şarkıdaki gözlerin yerine sözleri koyarak söylersek, “sevda yaratan sözlerin…” esiri olurum, olursun, oluruz!

Kendisine bağlar. Güne bağlar. Sesine, sözüne, şiirine ve geleceğe. Geçmişe daha fazla gitmesine izin vermez bağlılarının. Sesinde nostaljik bir tını da var gibidir, 1925 İstanbul’unun kadın şarkıcılarını da andıran şivesiyle, lehçesi nostaljiye çalar. Deniz Kızı Eftelya’nın, Seyyan Hanım’ın şarkılarının yorgun bir duvar saati gibi döndüğü
taşplaklarda arada bir dalgalı bir ses hâlinde duyulur sanki onun da sesi, en küçükleri olarak gizlice aralarına sızmış gibidir.

“Bu okursa çok büyük makamlara gelir, öyle bir kafa var bunda!” dedikleri çocuklar vardır, gözlerindeki ışık mı zekâya yorulmuştur yoksa hevesleri mi yüzlerinden okunmuştur, her ne hâlse, oğlan çocuklarının okumaya pek gözü olmadığı için de çoğun onlar için söylenir. Siyah kuğular da yok değildir, Sezen Aksu da biraz oğlan çocuğu tavırlı bir mini mini hanım görüntüsü verdiğinden olsa gerek, o da bu söylemden payını almış gibidir!

Okulu da idare eder etmesine de, sesi gönlüne akmakta, beni sahneye çıkar diye yalvarmaktadır! (Şu ‘kitsch’ cümleyi kurmadan edemedim, Sezen Aksu da şarkıları da beni bağışlasın!) Sonunda kimsenin, belki kendisinin de beklemediği bir yere gelir, artık bulutların üstündedir! Sesindeki bulut mu yoksa şarkılarındaki buğu mu, ama üzümün buğusu, çünkü aslında tam da Ege ve Akdeniz üzerinden söylemektedir, ikisinin buluştuğu birbirlerine karıştığı yerden, kaç rüzgâr varsa halk takviminde, Sezen’in sesinde buluşup bir güney duygusu olarak esmededir.

Sezen Aksu’daki deli kızın kalbi Ege’de kalmıştır ya, sesi de Ege ve Akdeniz’de, ikisinin arasında kalmıştır. Nerdeyse o denizlere sesini vermiştir diyeyim, iki deniz de onda ortak bir ses bulmuştur. Zülfü Livaneli, Mikis Theodorakis ve Maria Faranduri’nin sesinin geçtiği denizlerden, onların köpüklü dalgalar gibi yükselen seslerinden Sezen’e geldiğimizde durulur sular, o yatıştırıcı sesiyle suları sakinleştirir, “dalgın sular uyumuş…” diye başlayan şarkıyı söylemiş midir bilmiyorum ama sesindeki ateş o sularda da bir ‘soğuk ateş’ yakacaktır. Üstelik suları uyandırmadan!

“Sesinde ne var biliyor musun” diye sormanın şiirini yazmıştı Cemal Süreya “8.10 Vapuru”nda, sanki Sezen Aksu’nun şarkıları aklına gelmiş gibidir bu şiiri yazarken. Pek çok dizesinde, Sezen Aksu dinlerken tanımlayamadığım duyguları buldum: “Sesinde ne var biliyor musun/ bir bahçenin ortası var/…/Sesinde ne var biliyor musun/eski öpüşler var/…/Sesinde ne var biliyor musun/ev dağınıklığı var” der ve şiir “Sesinde ne
var biliyor musun/söyleyemediğin sözcükler var” dizeleriyle aslında sesimizde söyleyemediğimiz sözcüklerin uykusuzluğunu, tedirginliğini, kimsesizliğini, dağınıklığını, özlemini, telaşını söyler. En çok da sesinde “Bir bahçenin ortası var” der sanki Sezen Aksu’yu düşünerek: Bir bahçenin ortası, bir denizin ortası, iki denizin arası, iki adanın buluşması, iki hatıranın kavuşması…

Biz de onun sesinde hatıralara kavuşuruz, hatıralarımıza, bizi o günlere götürmez, o günleri şimdiye getirir, eskimeyenin sesi olur, kuşatıcılığıyla, dışarda kimse kalmasın ister, bir tekke havası da yaratır avlu duygusu da, denizler de avlusudur sesinin, içdeniz gibi bakar onlara iç denizleri gibi söyler, hangi deniz, kimdensiniz diye sorulsa, Ege de Akdeniz de ‘Sezendeniz’ diyeceklerdir nerdeyse, şarkıları da iç denizleri değil midir, onlar da ‘Sezendeniz’ demezler mi hem!

Şiirleri de var, iki kitap, “Eksik Şiir” başlığını taşıyor ikisi de, okumadım, Yıldırım Türker yayına hazırlamış ya da önsöz yazmıştı diye bir şey kalmış aklımda, buna karşın okumadım, sesinin ve sözünün bendeki iklimiyle duymak,
duyumsamak istedim hep onu. “Eksik Şiir” adından mülhem, söz tamamdır da belki ses eksiktir ya da şarkılarındaki sesi orada duyamam diye korkmuş olabilirim!

Ezcümle kendisinin “rakı ortak temayülümüzdür” hissiyatına kadehimi kaldırırken milletçe “Sezen Aksu ortak
temayülümüzdür” dememe izin verin lütfen.

Yazarın Diğer Yazıları
Genç Osman Gibi Meşhur

“Böyle ikrar ile böyle yol ile/ vefasız yar bana lazım değilsin...” diye Türkçe çalıp Türkçe söylemeye başladı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku