Gülşen İŞERİ
Tüm Yazıları
“Biz Varız!”
Ana Sayfa Tüm Yazılar “Biz Varız!”

“…Ve kadınlar
Bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri,
İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
…”
Nâzım Hikmet

90’ların sonuydu. 16-17 yaşlarındaydım. Çocukluğu politik mahallede geçmiş biri olarak erken büyümek
zorunda kalan çocuklardık. Köylerden kentlere göçün en yoğun olduğu süreçlerde barınma elbette büyük bir sorundu. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden gelenler İstanbul’u mesken tutmuştu. Hayata tutunmak, kendilerine yaşam alanı kurmak ve sadece başlarını sokacakları bir evde yaşamak, bu insanların en büyük mutluluğuydu.

O yıllarda hep kadınların mücadelesine tanık olmuştum. Barikatta, ev yapımında, evin içinde ve dışında…

Küçükarmutlu 90’lardan bu yana zaman zaman yıkıma uğrayan, yeniden kurulan bir semtti. O yaşlarımda hiç unutamadığım bir olay yaşamıştım. Yine bir yıkımla karşı karşıya kalmıştık. Ev bizim evimizdi, bir anda buldozerlerin evimize doğru yöneldiği haberi gelmişti. Annem “Bu ev her şeyimiz.” derken yüzünde çaresizliği ve inadı aynı anda görmüştüm. Ne yapacaktık? Tedirginlik, kaygı, inat, korku hepsi birbirine karışmıştı. Tam da bu duygu durumları içimize hâsıl olmuşken, çaresizliğin ortasında anlamadığım bir şey yaşanmaya başladı; kadın komşularımız bir anda evin önüne etten duvar örerek bağdaş kurup oturdu. O kadar güzellerdi ki! Annem bir anda başını dimdik tuttu, kadınların ortasına oturdu, derin bir nefes çekti… Buldozerler tam da evin önündeydi… Kadınlar
“Önce bizi ezeceksiniz.” dediler. Dozerin hareket ettiğini gördüğümde “buraya kadarmış” dediğim oldu ama kadınlar pes etmedi. Yıkılmaz bir duvar gibi öylece kaldılar. Kadınların o dimdik duruşu sayesinde evimiz yıkılmamıştı. O gün
kadın dayanışmasının içime ektiği tohumlarla kadınların yanında olmamız gerektiğini anlamıştım ve sonraki zamanlarda da bu zorlu yolu takip ettim; öyle güzel, güçlü kadınlar tanıdım ki, çıktığım her yolculukta heybemde bir sürü kadın hikâyesi biriktirdim.

KADINLAR TARİH YAZMAYA DEVAM EDİYOR.

Heybeme koyduğum hikâyelerden biri de 2000’li yıllardan sonra HES’lere karşı verilen mücadelelerdi.İlk HES mücadelesi Rize Fındıklı’da verilmişti. Kadınlar vadilerine, derelerine, doğalarına sahip çıkmışlar ve projeyi iptal ettirmişlerdi. Samsun’dan Artvin’e kadar uzanan ‘Yeşil Yol’ projesine karşı çıkan kadınlar, iş makinelerinin önünde doğa için bu kez etten duvar örmüşlerdi. Yaylaları birbirine bağlayacağı söylenen projeye karşı verilen mücadelede öne çıkan isim “Havva Ana” lakabıyla tanınan Rabia Bekar, iş makinelerinin önüne geçmiş, “Vali, kaymakam kimdur? Devlet kimdur? Ben halkım, halk.” sözleriyle başka bir tarih yazmıştı.

“Ömrümün sonuna kadar Cerattepe için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım.” diyen Erzade Yalçıntaş’tan bayrağı devralan İkizdereli kadınlar da ön saflarda direniyordu. Erzade Teyze ise hayatını kaybettiğinde ağaçlar kesilmesin diye direndiği çam ağaçlarının altına gömülmüştü ama mücadelesi hep sürmüştü. İkizdereli kadınlar, onlarca askere ve iş makinelerine rağmen vadileri için verdikleri mücadeleden geri adım atmamışlardı…

Karadeniz’in her vadisinde bir direnişe tanıklık ettik ve bu direnişin ön saflarında da hep kadınlar vardı. Akıllarda
kalanlardan biri de “Kadın Atmacalar”dı…

Yetkililere, “Bu kadar ıstırap olur mu? Allah’tan korkun.” diye seslenen kadınların, iş makinelerinin önünde ve ağaçların tepelerinde verdikleri mücadele bugün hepimize ilham oldu.

Kadınlar, mücadeleleriyle bugün de tarih yazmaya devam ediyorlar…

ACI DA BİZİM DİRENİŞ DE!

Kadınlar direndikçe çoğaldı, evlatlarını kaybettiğinde yasını tuttu ama meydanlarda mücadelesini sürdürdü: Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan, Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz, Dilek Doğan’ın annesi Aysel Doğan gibi… Adını sayamayacağım nice kadınlar vardı. Hem de bu ülkenin cumhurbaşkanı tarafından meydanlarda yuhalatılmalarına rağmen haklarını aramaktan vazgeçmeyen kadınlar…

Yıllarca mücadele eden o kadınları, bu kez depremde göçük altında gördük. Hani şu asrın depremi olan, 10 ili yerle bir eden. Yalnız bırakılan o kentlerde, kadınların varlığı ve yokluğu vardı. Evlatlarına kalkan olmuş hâlde enkazdan
çıkarılan o kadınlar vardı! Seslerine kulakları kapatılan kadınlar vardı… “Bir çoraba muhtaç olmak, evladım için bir çorap aradım o gece…” diyen o kadın unutulur mu? Moloz yığınlarını tırnağıyla kazıyan o kadını unutmak mümkün
mü? Enkazın başında umudunu kaybetmeyen ama isyanını haykıran Ayşe Teyze’yi…

Ölümle yaşam nedir bilir misiniz? İnsanı hayatta tutmaya zorlayan, yaşama bağlanma nedeni? Deprem bölgesindeki kadınlar enkazın altında evlatları için direndi. Yaşama tutundu… Onların kalkan olduğu evlatlarını enkazdan
çıkartmak için verdikleri mücadeleler unutulur mu? Hem de ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide…

90’lardan sonra başlayan barınma meselesinden sonra doğa tahribatıyla ranta açılan yerlerle çarpık kentleşmenin önüne geçemediğimiz gibi derelerimizi, vadimizi, yaşam alanlarımızı, nefes aldığımız ağaçlarımızı çaldılar bizden… Denizleri doldurup mezarlık yaptılar evlerimizi… Sonra mı? Doğa intikam aldı!

Kazım Koyuncu yıllarca Karadeniz Sahil Projesi için inatla şunları söylemişti: “Türkiye’de heyelanlarda her yıl bir sürü insan ölüyor, bir sürü toprak yok oluyor. Bu kader mi? Değil, bu sizin kötü niyet ya da beyinsizlikle yaptığınız çeşitli politikalar, imara açılan yerlerin, derelere baraj yapmanın sonucu. Peki, kim ne kazanacak buradan? Milyonlarca insanın geleceğiyle oynuyorsunuz.”

Tüm bunların sonucu, çarpık kentleşmeyle başlayan doğayı, dereleri, denizi dolduran zihniyetin bugün bambaşka bir tehlikeyle bizleri baş başa bırakmasıydı: Deprem! Yaşadık, en acı şekilde hem de! Çok öldük ama yaşamın kutsallığı için, bize ölümü reva görenler için daha çok direneceğiz…

Yıkıma direnen kadınlar;
Gezide evlatlarını yitiren kadınlar;
Karadeniz’de HES’lere karşı gelen kadınlar;
Faili meçhullerde çocuklarını “hiçbir yerde”
bulamayan kadınlar…
Depremde çocuklarına kalkan olan kadınlar…
Şimdi daha da çoğalacağız; bu adaletsizliğe, talana, yalana, yok sayılmalara, bu ülkeyi mezarlığa çeviren zihniyete karşı yaşamın kutsallığı için “BİZ VARIZ!” diyeceğiz…

Yazarın Diğer Yazıları
Aradığın Aslında Kendinsin

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoterapist Prof. Dr. Bilge Uzun, anlam arayışının derinliklerine dalmanın ve anda kalmanın önemini vurgulayan mindfulness öğretisini kapsamlı bir hikâyeyle sunuyor. “Buda’yı Ararken Rumi’yi Buldum” adını taşıyan yeni romanı, okuru mistik bir yolculuğa çıkarıyor.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku