Seda ŞANLI
Tüm Yazıları
Tut Elimi

Hava soğuktu, mutfakta bulaşık makinesini boşaltırken sırtına gelen soğuktan ürpermişti…

Yatmadan önce evi birkaç dakika havalandırırdı hep. Ay var mıydı gökyüzünde bilmiyorum. Hatta belki de yıldızsız, bulutlu bir göktü pencereyi kapatırken gördüğü. Bütün ev ahalisi uyuyordu ve son yatan kişi olarak görev ve sorumluluklarını yerine getirmek üzere daire kapısına yöneldi. Kapının kilidini kontrol edip günün yorgunluğunun verdiği rehavet ve kafasında yarının programı ile evin içinde ilerlerken çocukların odasına bir bakış atmayı ihmal etmedi. Ne kadar tembihlese de yerli yerinde olmayan bir şeyler olurdu hep. Usulca içeri girdi, yerdeki oyuncakları topladı. Kızının üstünü örttü, oğlunun tabletini yavaşça elinden çekip komidinin üzerine bıraktı. Tekrar mutfağa uğradı, bir bardak suyunu içti, köpeğin suyunu da tazeledi. Yine vakit yetmemişti, banyoda dişlerini fırçalarken yarın sabah alırım duşumu diye içinden geçirdi. Yatak odasına geldiğinde saat 02.00 olmuştu neredeyse. Çok erken kalkacaktı ya sevdiceği, itinayla onun kıyafetlerini hazırladı. Siyah pantolon, şu gömlek, bu kravat ve tamam bu ceket. Sabah telaşla ne giyeceğini şaşırırdı çünkü, bilirdi. At kuyruğu saçını çözdü, altı başka üstü başka pijamalarını giydi. Yorgundu ama mutluydu. Alarmını kurup huzurla uykunun kollarına salıverdi kendini…”

Herhangi bir günün sıradan bir gecesini anlatan bu cümleler bir bilim kurgu romanının ya da gizemli ve hatta komik bir hikâyenin giriş bölümü olabilirdi. Lakin gerçek hayatta saat 04.17…

Sonrası için yazacak çok fazla bir şey yok. Bu kurgusal karakterinkine benzer hayatlar yaşayan nice kadın gözlerini açtığında (açabilenler!) hastaneydi ve bazılarının artık ne çocukları ne kocaları ne de dostlarının, akrabalarının çoğunluğu hayattaydı. İster lüks bir sitede ister mütevazı bir apartman dairesinde ister köydeki müstakil kerpiç evinde yaşıyor olsun sonuç aynı oldu. Her şeyim var adlı kapıdan hiçbir şeyim kalmadı adlı kapıya tarifi mümkün olmayan bir acıyla yapılan ansızın geçiş, zoraki yolculuk.

Yitip giden onca insan… Onca yaralı. Hayatta olduğuna bile sevinemeyen, ruhları ölmüş bedenleri yaşayan onca depremzede…

Bu tarifi mümkün olmayan acılar hepimizi derinden sarstı. Ağlamakla geçirilen uykusuz geceler, aydınlığına sığamadığımız, sığınamadığımız gündüzler. Ah onlar orada donarken, yüzünü bize gösterdi diye gördüğümüzden utandığımız, gözümüze değmesin diye başımızı eğdiğimiz güneş. Berekettir yağsın diye dualar ettiğimiz yağmura-kara lanet okuduğumuz günler… Kendi adıma, 99 depremlerinde aktif çalışmış biri olarak, yıllar sonra yine burnuma
gelen ceset kokularıyla, gözümün önünden gitmeyen enkaz görüntüleriyle, kulaklarımdan gitmeyen yakınlarını kaybedenlerin çığlıklarıyla, öfke ve isyanımı kontrol altına alma çabalarıyla, anksiyeteler ile baş etmeye çalıştığım günler. Ütopik bir evrenin kıyamet günlerinde hayatın son anlarını yaşıyormuşçasına, aldığım her nefes için utandığım günler. Bir kadın olarak gücümü tam anlamıyla sınadığım günler…Kadın olarak diyorum, çünkü
neredeyse on beş senedir aynı evi paylaştığım eril bireyle bile olaylara verdiğimiz tepkiler çok farklı. Ben salya sümük ağlarken o öfkeleniyor. Ben öfkeden deliye dönmüş hâlde evin içinde tepinirken o sessizleşiyor. Ben kendimi zapt etmek için çok çaba harcarken o günlük hayatın rutininde oluyor. Eksik ya da fazla olmasından değil, duyguların ve dolayısı ile tepkilerin farklı olmasından bahsediyorum. En basit hâliyle şöyle anlatabilirim sanırım, zor olan bunca şey içerisinde bir de kadın olmak zor. Duygular, hisler farklı olduğu gibi ihtiyaçlar, sorumluluklar, zafiyetler de farklı.

Ailelerini tamamen kaybedenler çadırlarda tek yaşamak zorunda kalıyor ve güvenlik sorunu ortaya çıkıyor. Güçlü ama bir o kadar kırılgan yapılarıyla kimsesizlik, sahipsizlik duygusuyla mücadele ediyorlar. Ama başını yaslayacağı bir omuz yok…

Afet bölgelerinde yemek yapmak, çamaşırlar, temizlik gibi işler yine çoğunlukla kadının sorumluluğunda oluyor. Ama su yok, deterjan yok, sabun yok, banyo/duş yok, tuvalet ihtiyacını giderecek alan yok…

Ve bununla birlikte hem kendinin hem akrabalarının çocuklarının bakımı, beslenmesi, hastalanmaması, teskin ve teselli edilmesi de kadından bekleniyor. Ama soba yok, çocuk bezi yok, mama yok, kıyafet yok, çocuğun sosyalleşeceği oyun alanı yok…

Kadınların hijyen meselesi en büyük sorunlardan biri mesela. Bir kadının regl döneminde belirli aralıklarla pedini ve hatta çamaşırını değiştirmesi lazım. Gelen yardımlardan bile ped isterken utandıklarını okuduk, gördük. Bu arada regl dedim ve ped dedim evet. Öncelikle okurlara edepsizlik etmiş olmak istemediğimi bilmelisiniz! Sonrasında ise bazı gerçekleri aktarayım size. Regl aslında kadınların ayda bir kere sağa sola çatmak için uydurdukları bir ya da iki günlük can sıkıntısı süreci. Ped dediğimiz şey ise aslında kadınların bu dönemdeki depresyonunu gidermek için vücutlarına rahatsızlık vermek amacıyla bacak arasında sıkıştırmak suretiyle kullandıkları pamuklu edevat! Neyse, zaten ped de yok…

Bu süreçte hamile olan kadınlar var. Kiminin doğumu yakın, kiminin daha uzak. Kontrolleri aksadı, süreçleri nasıl olacak belli değil. Doğum sonrası desteği alıp alamayacakları belli değil. Evlerinde hazırladıkları beşikleri, çocuk odaları, oyuncakları, bebek kıyafetleri, biberonları, doğum tebriğine gelecek yakınları artık yok…

Belki dile getirmediğimiz onlarca sorun daha var. Olayı romantikleştirmek, duygusal bir süreç hâline getirmek ne yazık ki süregelen akışta var olan en basit olgu. Afet görüntülerini arka planda hafif bir müzik eşliğinde izlediğinde ciğeri sökülmeyen kimse yok gibidir. Kaldı ki günlerdir içimiz şişti ağlamaktan. Ancak işin bir de acı gerçekler tarafı var. Tüm empati gücümüzle sorunlara odaklanıp bu yaraları sarabilmek, orta ve uzun vadeli ihtiyaçlara çözüm oluşturabilmek adına örgütlenmek zorundayız, bu afetten yine birlikte çıkmak zorundayız, birlikte ayağa kalkmak zorundayız. Hep birlikte el ele. Çaresizlik, kimsesizlik artık yok. Tut elimi….

Yazarın Diğer Yazıları
Sahici

Son zamanlarda kendi gerçekliğimden koptuğumu çok sık hissediyorum. Truman Show filmindeki figüranlardan biri gibiyimsanki. Dört bir tarafımız kurgu videolarla, etkileşim yani sözlük anlamıyla karşısındaki kişiyi kendi duygu ve istekleri doğrultusuna yöneltmek uğruna yapılan türlü saçmalıkla doluyken (yapay zekadan bahsetmiyorum bile!) sahici nedir? Gerçek ve doğru bilgiye nasıl ulaşılır? Biz çocukken sorularımızın cevaplarını bulmak için tek […]

Devamını Oku
Kadınca

Hangi yıldı, takvimler hangi günü gösteriyordu ve saat o anda hangi dakikayı gösteriyordu bilmiyorum yaratılış anında.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku