Deniz ÖZEN
Tüm Yazıları
Uyandım

Güneş perdenin kenarından huzmesini yollayınca, artık açmak zorunda kaldım gözlerimi…

Kirpiklerim yapışmamıştı hayret! Günlerdir kemikleşmiş kuru bir ağaç gibi yatıyordum çekyatın üzerinde. Uyanıp bir şeyler yiyor, lavaboya uğrayıp tekrar çekyata kıvrılıyordum. İnsan bir çekyatta da yaşayabilirmiş diye geçirdim içimden. Hava gece-gündüz gri-karanlık olunca perdeleri kapatıp açmanın da bir anlamı kalmıyordu. Ne zaman gece ne zaman gündüz bakmadım bile.

Durmak istemiştim. Durdum sadece! Eş-dost, anne-baba kimseyi görmek de istemedim. Pesimizmin övüldüğü, yaşandığı bir sarmalın tam ortasındaydım zira. Dibine kadar indiğim o kuyunun kimseye bir faydasını da görmedim üstelik. Farkındalık ise dert, bilgilendik, ama o durakta bir saniye kalmaya ya da oradan dünyaya bakmaya, hatta o bunalımlı dumanlı kafayı yaymaya karakter olarak hiç müsait değildim. Zaten benim için pesimistler büyük bir çaresizlikle o girdapta kavrulurken, ne nehirdeki akıntıya atlayıp sonunu görecek cesarete sahiptirler ne de güneşe yüzlerini dönüp tanımını yaptıklarını değiştirmeye.

Kötümserler her zaman kötü biten bir son düşünürler.

Bense tam tersi bir optimisttim. Yani iyimser! Benim ‘mış’larım kötümserlik üzerineydi. Bu duyguya ne zaman kapılsam mutlaka Turgut Uyar’ın dediği gibi ‘coşacak bir şeyler’ bulup girdaptan çıkardım. Mantıklı ya da saçma. Şunu biliyorum ki umutsuz asla yaşanmıyor! İçimizdeki güç tutunacak bir dal bulmada. Kadınların içinde o denge var. En azından çoğumuz için durum bu; neşemizle var edenleriz. Yani bu dünyada bir filiz yeşerecekse kadınların yüzü suyu hürmetine olacak. Buna hücrelerime kadar tüm gücümle inanıyorum. Herkesin bir var olma şekli vardı, benimki de buydu sanırım.

Kalkıp çay koymalı. Günlerden neydi? Kaç gün olmuştu? Cep telefonumu açmaya çalışırken fark ettim ki şarjı bitmiş. Perdeleri açtım, ışıl ışıl parlayan bir sokak. Yattığım yer ise iğrençti. Bunu fark ettiğime göre uyanmıştım, iyiydim. Kapüşonlumu giyip çöp poşetini aldım. Yere bıraktığım tüm çöpleri içine doldurdum. Anahtarı alıp çıktığımda kapıdaki notu fark ettim. Arzu, “Erdal elli kez aradı. Çocuğu bir ara, korkmuş ulaşamayınca…” diyordu.

“Hıh çocukmuş! Koskoca avukat yahu. Telaşlanıversin bir zahmet! İlk terkedilen kadın ben değilim ki.” diyerek kapının camında yansıyan yüzüme baktım.

“Hayat devam ediyor Serap, yürümelisin.” “Sadece, sunduğu neden… Çok absürt değil mi ya?” diye sesli düşününce marketteki kasiyer “Efendim?” diye merakla bana baktı.

“Ha, yok bir şey, pardon!” Sonra yüzü geldi gözlerimin önüne. Çok ciddi bir şekilde “En büyük hayalimi gerçekleştireceğim!” demişti. En büyük amacı şu an buymuş. Bunun için de para biriktirmesi gerekiyormuş. E meslekte de yeniymiş daha. Evlilik şu anki hedefinde yokmuş! “O zaman annemleri neden araya koyup tanışıyorsun salak.” diye bağırdım, içimden tabii. “Zaten böyle hedef mi olur geri zekâlı!” diye de ekledim, ağzım kapalı. Bunları içimden geçirdim. Dışımdan ise yüzüne gülümseyip, hiç kırılmamış, hiç güvenmemiş, hiç hayal etmemiş gibi bir tavırla; “Olabilir tabii. Hayaller ve hedefler önemli. Saygı duyarım kararına.” dedim. Umursamaz bir mimikle çok
olgun, çok saygılı, çok ermiş bir edayla çantamı alıp çıktım evinden.

Ardıma bile bakmadan yürüdüm epey. Sizin ilacınız nedir bilemem ama benimki önce uyku sonra da domates. Evet evet, tüm iç yaralarımı domatesle sararım ben. Yine zeytinyağı, domates, köy peyniri, anne zeytini ve çay. Yangın anında ilk kurtarılacaklar listesi olarak elimdeki poşetteydi bu sabah. Anahtarımı çevirip kapıyı açtım. Cep telefonuma art arda bildirimler geliyor, durmak bilmiyordu. Poşeti koyarken göz ucuyla baktım. Erdal’dan gelen bir sürü özür, lütfen ara, endişeliyim, iyi misin mesajları.

Çayımı demledim. Domateslerimi yıkadım. Diğer aldıklarımı da tabaklara koyup masama dizdim.

Dişlerini yaptıracakmış! Tam olarak böyle dedi o gün.

Sesli söyleyince daha komik geldi bak. Gülerek domates doğrayan başka biri daha var mıdır? Diş ne ya? Allah aşkına diş yaptırmak için aşktan vazgeçilir mi?

Güneş arkadan gelip domatesin içine kadar giriyordu sanki. Kıpkırmızıydı.

“Gitsin dişlerini yaptırsın.” diye yazdım Arzu’ya. Sonra da ekledim “Domates salatam var, çay da. Hadi çık gel!”

Ben uyandım!

Yazarın Diğer Yazıları
Sultan

İliklerine kadar üşümüş bir şekilde girdi dolmuştan içeri. Mesaiye kalmak değil de şu eve gitme meselesi hakikaten canını sıkıyordu. Bir vesait ayarlasalar ölürler sanki, ama çalışmaya gelince “Sultan Hanım, bu akşam dosyayı bitirip öyle çıkalım.” diyorlar. Adamlara anlatamazsın da yahu ben şehrin en uç bölgesindeyim. Sizler gibi şıkır şıkır aydınlık sokaklarda yürümüyorum diye. Al işte […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku