Kürşat BAŞAR
Tüm Yazıları
Aşk, Sanat ve Mutluluk
Ana Sayfa Tüm Yazılar Aşk, Sanat ve Mutluluk

Sanatla mutluluk arasında nasıl bir bağlantı var? Ya da yok mu?

Çoğu zaman sanatçıların mutsuzluğuna, kederine, çilesine tanıklık etmişizdir. Birçok sanatçının biyografisi çelişkiler, iniş çıkışlar, yalnızlıklar, kendiyle ve başkalarıyla ya da yerleşik düzenle kavgalar, uyuşmazlıklar, öfke, hayatla sürekli hesaplaşma ve ölüme yöneliş gibi duygularla doludur.

İlk gençlik yıllarımdan beri sanat çevresinde olduğum için bu mutsuzluklara kendim de tanıklık ettim.

Yalnızca bir sergisi, konseri kötü geçtiği için, yazdığı son kitap iyi eleştiri almadığı için bunalıma giren, kendini içkiye veren, belki çok daha iyisini yapacakken küsen, inzivaya çekilen insanlar tanıdım.

Çok değerli bir yazarımız, ilk hikâye kitabının bir ödül jürisinde kötü bir biçimde eleştirilmesi nedeniyle tam on beş yıl küsmüş ve yazdıklarını kimseye göstermemişti.

Onu bulup bu durumu öğrendiğimde gerçekten çok şaşırmıştım.

İlk sorum şu olmuştu: “Bu insanların sizin için söylediklerini neden bu kadar önemsediniz ki?”

Üstelik o yıllar içinde yazdıklarını okuyunca bunların bunca yıl sırf bu küslük nedeniyle gün ışığına çıkmamasına ayrıca üzülmüştüm. O tonlarca kâğıdın arasından hikâyeleri derleyip yeniden basılmasına sebep olduğum için mutluyum şimdi ama kendisi ne yazık ki kitaplarının yeniden basılıp sevilmesine fazlaca tanıklık edemeden hayata veda etti.

Müziğe yeni başladığım zamanlarda her konser benim için dünyanın en önemli olayıydı. Birkaç gün öncesinden strese girer, provalarda müzisyen dostlarımı bile kıracak kadar sinirli olurdum.

Sonra bir gün bir tıp kongresine davet edildik. Konserin konukları beyin cerrahlarıydı. Biz kuliste o parça böyle mi çalındı, öyle mi çalındı, geçen sefer bir yerde vurmalılar yanlış mı girdi diye tartışırken birden fark ettim ki içeride bizi dinleyenler yarın sabah birinin ölüm kalım ameliyatına girecek insanlar…

Galiba o akşam kafama dank etti. Ben ‘Si’ yerine ‘Si Bemol’ bassam kimseye bir şey olmayacaktı.

En kötü, bunu anlayan müzisyenlerin alaycı bakışını hissedecektim. Bir dahaki konsere daha çok çalışmam gerektiğini düşünecektim. Ama cerrahın sadece eli titrese belki bir hayat kaybolacaktı. Belki küçücük bir bebek ölecekti. O zaman yaptığım şeyle mutlu olmam gerektiğini fark ettim.

Sanat ya da spor size güçlü bir estetik haz ve mutluluk vereceğine sizi geriyorsa, çevrenize bile huzursuzluk verecek kadar strese giriyorsanız ve daha iyisini yapayım derken yaptığınız şeyle de mutlu olamıyor ve başkalarına da o mutluluğu veremiyorsanız belki çok da anlamlı bir şey yapmıyorsunuz. Yıllar önce çok ünlü bir caz müzisyeniyle, Joe Henderson’la, bir lokale gitmiştik. Genç bir orkestra çalıyordu. Joe Henderson, caz meraklılarının çok iyi tanıdığı dünyanın sayılı saksofoncularından biriydi.

Tabii müzisyenler onu tanıdılar.

Kendileriyle çalıp çalmayacağını sordular. Hiç sektirmeden yanında taşıdığı enstrümanını alıp sahneye çıktı ve onlarla çaldı. Derken başka müzisyen arkadaşlar da onun orada olduğunu duyunca geldi ve saatler boyunca birlikte çaldılar. Çıkınca amatör müzisyenlerle çalmasına şaşırdığımı söylediğimde asıl o şaşırdı.

“Bu müzik, elbette çok ciddi bir şey ama aynı zamanda eğlence… Çok ciddiye alırsan kendini çok ciddiye alan insanlar gibi sıkıcı olursun…” diye cevap verdi.

Evet, Behçet Necatigil’in yazdığı gibi galiba: “Bazı şiirler bekler bazı yaşları…” Zaman içinde sanatla mutluluk arasındaki bağı aşkla mutluluk arasındaki bağa benzetmeye başladım.

Sahi, insanın âşık olmasının anlamı nedir?

Aşk acısı, kopuşlar, kavgalar, didişmeler, sahiplenme, bağlılık, kıskançlık, sorgulama, ayrılık hep aslında belki yüksek duygular ama aynı zamanda insana hayatı zehir edebilen duygular…

Eğer aşkın hem yüksek bir mutluluk hem de aynı biçimde tam tersi bir karşılığı olacağını düşünsek belki daha iyi olur.

Belki o zaman “Mutlu aşk yoktur.” demeyiz.

Ben her zaman bana, ister hüzün ister kahkaha, özel bir duygu veren sanat eserlerini, kitapları, filmleri sevdim.

O yüksek duygu bazen sizi üzebilir, hüzünlendirebilir, pek çok şeyi sorgulamanıza yol açar ama içinizde tarifi zor ancak işte âşık olduğunuzda hissettiğinize benzer bir kıpırtıya, bir mide sancısına dönüşür.

Belki de bu yüzden, belki eski unutulmaz âşığınıza dönemezsiniz ama o kitabı yıllar sonra yeniden okumayı, o filmi bir kez daha izlemeyi istersiniz.

Yazarın Diğer Yazıları
Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

Devamını Oku
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku