Kubilay ERDELİKARA
Tüm Yazıları
Bir Çikolata Gözünden Şeker Bayramı
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bir Çikolata Gözünden Şeker Bayramı

Gün bitmek üzereydi. Üzerime durduk yere, hiçbir neden yokken süt döküldü.

Ne yapacağımı şaşırdım. Vaziyeti düzeltmek, ortamı çok da germemek için sustum, kabullendim durumu sessizce. Paketlendim ve uzun bir yolculuğa çıktım. Derken kendimi bir kasede buluverdim sabahın erken saatlerinde. Burnumdan aldığım güzel koku bunun koyun sütü olduğunu düşündürdü bana. Bu süt öyle bir süttü ki soğuk kış günü, sobada fokurdayan kokusu küçücük köy evinin kirişlerine sinmiş; camda buğusu kaymak kıvamında süzülüyordu. Küçük çocuklar erken uyandıklarını düşündükleri bayram sabahında bu manzaraya kalktılar, yeni kıyafetlerini hemen giymek istediler. Çoğu geceden yeni ayakkabıları ile uyumuşlardı zaten. Erkek eşraf camiden gelmek üzereydi gözlerini açtıklarında. Anneler kahvaltı hazırlığı telaşında, babaanne o sütün taşmaması için bir büyücü gibi başındaydı; kesilmese ortasından dünya gibi eğrili büğrülü, yuvarlağımsı, alüminyumdan
olan yarımkürenin başında. Fonda yalnızca orta dalgada yakalanan türkü frekansı duyuluyordu. Bu türküler ülkenin her coğrafyasından farklı ezgileri barındırır evin içinde. Dikkatle dinlendiğinde tüm farklılıkları hisseder, ülkece bayramı tek bir çatı altında kutlarsınız. Fakat dikkatinizde başka bir odak varsa türkülerin tamamı aynıdır ve neşeli mi, dertli mi onu bile anlamazsınız.

Divanda uyanan çocuklar şanslılardı. Gece kireç boyalı odanın tek yeşilimsi ve mavimsi penceresinden onlar izlemişlerdi gökyüzünü uykuya dalana dek. Ekranı olmayan evlerin ekranı, umudu olmayanların umudu, hayali olmayanların hayalidir o pencere. Meraktır, özgürlüktür, gelecektir…

Kahvaltı sofrasında ocaktan yeni çıkmış bazlama, sütün üstünde biriken kaymak tabakasını bekliyordu. Çakırga otundan beslenen koyunun peyniri -ki bu ot her yörede olmaz- buralardan olmayan zeytine göz kırpıyor, bahçeden toplanan çileklerin reçeli tereyağını özlemişti, süzülmek için bazlama üstünde. Kahvaltı bitene kadar saklı tutulan bayramın varlığı gün yüzüne çıkıverdi son lokmayla birlikte. Önce en küçükler en büyüklerin emek kokan, buruşuk ellerini öptü; kuşaklararası bir protokol sürüp gitti gürül gürül yanan soba etrafında. Nerde o eski bayramlar deyip söze başladı büyükler (Her yıl biraz daha uzaktır o eski bayramlar ama her daim bu iç çekiş yaşanır elbet tüm döngülerde).

Aradan geçen belli belirsiz bir zaman dilimi sonrası dış bahçedeki demir kapı açılıp kapandı. Aradaki mesafe öylesine yakın ve uzaktır ki karşılama için her hazırlığı yapabilirsiniz. Daha çok köy ahalisinin çocukları kendi kendilerine dolaşırlarmış bayramın en erken saatlerinde. Aileleriyle birlikte kapı kapı dolaşan, şehirden gelmiş çocuklarmış diye öğrendi evdeki küçükkız. Bu çocukların bazılarını tanıyor ev ahalisi, bazılarını çıkaramıyorlardı… “Sen kimlerdendin
le?” sorusu en çok duyulan sorulardan olacak sanırım bugün. Arka arkaya gelen bu irili ufaklı, yüzleri kırağıdan tahriş olmuş çocuklara bayram şekerleri ikram edilip, eller öptürülüp bayramlaşma ritüeli tamamlanıyordu. Benim ve arkadaşlarımın olduğu kase yerli yerinde duruyor bu çocuklara gösterilmiyordum bile. Bir süre sonra evde bir hareketlilik başladı, yetişkin ailelerin ziyaretinin başlayacağını anlamıştım. Babadan duyduğuma göre Heyet-i Bayram da seneden seneye değişir, bazen halalarla ve onların çocuklarıyla bazense dayılarla ve onların çocuklarıyla gidilirmiş. Girilecek kapılar konuma göre planlandı ve mutlaka bu plana sadık kalınması üzerine karar alındı. Yola düşmeden evvel çocuklara son çişleri yaptırıldı, kolonyalar sürüldü. Küçük kız kasenin başına geldi ve uzun uzun baktı. Çekimserliği ve kararsızlığı belliydi. Elini kaseye daldırdı ve onca parlak kağıt içinden beni bulup cebine attı. Yola koyulduk. Arkadan “Aman, bir yeri atlamayın emi!” tembihi duyuldu babaanneden, dede vakur bakışlarıyla uğurladı hepimizi.

Kervanımsı köy içi seyahatimiz, Cici’nineviyle başlayıp şu şekilde devam etti; Kuşçular, Muhtar, Koç Ebe, Zebaat Ana, Demirciler (ki sanırım dedenin uzun süredir gitmediği camide “Saat yamuk.” deyip çıkmasını burda anlatırlar), Hasan Dede ve Zehra Ana (100 yaşlarındaki pamuklar)… Her girilen kapıda sofralar kuruluyor, kırk beş dakikada bir yemek yeniyordu. Son bayramdan bu yana kimin hayatında ne değiştiyse seriliyordu ortaya. Neyse ki kızın aklına bunca yemek ve tatlı arasında gelmiyorum. Derken köyün tam ortasında bostanlarla bölünmüş bu yaka bitti, öte yakaya atlandı kutsal vefa hissiyatıyla.

Sokakta yürürken başka ailelerle karşılaşılıyor ve ayaküstü sohbetler yapılıyordu. Bu sohbetlerde küçük kızın canı sıkılıyor kendi kendine zıplayıp duruyordu. Bir anda küçük montunun küçücük cebinden fırlayıverdim. Yarı ıslak, yarı kuru toprak yola düştüm. Hemen beni kurtardı, üstümü başımı özenle temizledi ve beni yedi.

Bayramın kutlu olsun ufaklık, iyi ki beni sen yedin…

Yazarın Diğer Yazıları
İyi Ki Varsın Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı

Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı, cesareti ve mücadelesiyle ülkemizin gurur kaynağı haline gelmiş durumda. Sahaya sadece oyun için değil, aynı zamanda bir milletin umutları ve heyecanıyla çıkıyorlar. Başarıları, adeta her sette, her smaçta ve her turnuvada yazılmış bir destan gibi. Türkiye Kadın Milli Voleybol Takımı, uluslararası alanda büyük başarılar elde ederek, sadece voleybolun değil, aynı […]

Devamını Oku
İlk Kar

İstanbul’u kuşatan o gizemli beyaz örtü, ilk adımlarını attığı anda zaman sanki durmuş olur her yıl aynı ciddiyetle. Şehir, anahtarını yılın ilk karına bırakmıştır artık. Maltepe’nin sahili, caddeleri, tepeleri, kaldırımları, parkları… her biri kristal beyazıyla süslenmiştir artık. Ardı sıra yere düşen kar taneleri, şehir ışıklarında parlayarak gecenin sessizliğini renklendirirler. Her yılın ilk karı, insanın içini […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku