Ulaş GEROĞLU
Tüm Yazıları
Değişim

“Bir şeyler değiştirmek isteyen insan, önce kendinden başlamalıdır.” Sokrates…

Değişim; çoğu zaman doğru tanımlanamayan, temeline inilemeyen bir rüzgâr gibi esiyor. Arzulanıyor, bekleniyor, tercihler ortaklaşıyor ve değişim, kendinden önceki tüm zamanları tozu dumana katarak geliyor. Tabii bu kadar kolay olacağına inandığımızda kısa zamanda kesin ve net çözümler beklenmesi de kaçınılmaz oluyor. Sonuç mu? Çözümler gecikirse “Gelen, gideni aratır.” mottosuyla tekrar başladığımız yere dönme isteği ve çabası. Oysa Sokrates “Önce kendinden başla.” diyerek çözümün anahtarını veriyor bize. Kitlesel bir değişim için birey olarak değişmeye başlamak gerek, diyor. Değişimi bir ihtiyaç olarak değil, gereklilik olarak özümseyin, diyor. Pişmanlık getiren her değişim, şekilcilikten öteye gidemez de diyor. Fikren seni ikna etmeyen değişim, başarıyla sonuçlanamaz da diyor. Sokrates bir sözle çok şey söylüyor…

Masanın bir ayağı kısa ise altına kağıt sıkıştırıyoruz. Sorunu çözdüğümüze inanıyoruz. Her defasında kağıt inceliyor, biz yenisini sıkıştırmaya devam ediyoruz. Bir süre sonra kısa ayak normalleşiyor, kağıt sıkıştırmak görev oluyor ve artık sorunsuz bir masaya sahip olduğumuzu düşünmeye başlıyoruz. Hayatımızda buna benzer o kadar çok sorunu normalleştiriyoruz ki farkına varmadan, “idare etmek” diye bir hastalığın pençesinde oluveriyoruz. Oysa değişim, diğerlerinden kısa olan ayağı fark ettiğinde aklına ilk kağıdı getirmediğinde başlıyor işte. Değişim, masanın kısa olan ayağından rahatsız olduğunda başlıyor. Değişim, hiç gerek olmadığı halde “idare etmek”ten kaçındığımızda başlıyor…

Bir reklam panosunda okudum: “Her şey bir günde değişebilir ve belki o gün bugündür.” yazıyordu. Ne kadar motive edici olsa da sözü okuduktan sonra değişimin seçimlerimizle yüzleşmekle başlayacağını düşünmeye başladım. Bizi tekdüzeliğe mahkûm eden fikirsiz ve bilgisiz seçimlerimizle yüzleşmekle başlayabilir. Bireysel olarak değişim ve dönüşümün başlaması ise her şeyden önce bilgi ile mümkün olabilir. Bir halkı bilgiyle donandıktan sonra yaptığı seçimlerle tanıyabiliriz. Dolayısıyla bilgi bir kimlik meselesidir. Bilgi karşısındaki tutumumuz; değişimin ne kadar mümkün olabileceğini, nasıl dönüşebileceğimizi anlatır. Masayı idare etmemek için ayağını nasıl değiştirebileceğimizi bilmeliyiz…

Değişime en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri bir bir geride bırakıyoruz.. Bilgiyle ve gerçekle yüzleşmekten de en çok kaçındığımız zamanlardayız. Sanırım kandırılmak, yanılmak, zamanı kaçırmak gibi bir çok alt düşüncenin; bilgi ve gerçeklerle yüzleştiğimizde zihnimizi sarıp sarmalayacağından korkuyoruz. Belki içimiz acıyacak, kalbimiz kırılacak, sevgimiz yalan çıkacak ama mecburuz yüzleşmeye. Bir kere gerçekten yüzleştiğimizde değişimin her zaman parçası olacağız. Ve belki de bir daha bu denli sert bir yüzleşmeyi yapmak zorunda kalmayacağız. İki saniyelik bir sızıdan çekindiği için saatlerce ağrılara mahkûm olan, iğneden korkan insanlar gibiyiz. Geçecek biliyoruz ama ağrıyla direniyoruz. Ağrılar çekilmez halde artık. Ya böyle devam edeceğiz zamanı saymaya ya da iğneye uzanacağız. Ve ardından “Keşke!” dediğimizde değişmeye, dönüşmeye, kendi doğrularımızı bulmaya başlayacağız.

Ve panoda yazdığı kadar kolay olmayacak içinde hapsolduğumuz gerçeklik, birçok engel çıkaracak. Anbean, pişmanlıklar denizinin çalkalanan sularında alabora olacağız. Anbean, eski rahat ve idare eden halimizin, dertsiz sandığımız başımızın yanıltıcı çekiciliğine kapılacağız. Hem kendimizle kavgamız devam ederken hem çevremizle mücadele etmek de yorucu olacak. “Meğer öyle değilmiş.”, “Ne kadar çok yanılmışım.” , “Ben bunlara nasıl inandım?”, “Acaba gerçekten bu kadar zayıf mıydım?”, “Ya daha önce değişmeye başlasaydım nasıl bir hayatım olurdu?”; bu soruları da soracağız elbette. Her cevap; iğneyle geçmeyecek ağrılara, yalnızca değiştiğimizde rahatlayabileceğimiz acılara da sebep olacak. Ama gerekli. Ruhumuzun zincirlerini kırmak için gerekli, güneşe yüzümüzü sermek için gerekli, karanlık günlerin sonu için gerekli. Artık kimse size kim olduğunuzu hatırlatmasın diye gerekli, artık sizin için en iyisini kendinizin düşünebilmesi için gerekli. Öfkesiz ve korkusuz nasıl biri olduğunuzu görmek için gerekli, hiç size ait olmayan bir savaşın artık neferi olmamak için gerekli…

Søren Kierkegaard der ki: “Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir, yaşanması gereken bir gerçekliktir.” Bahar geliyor, değişim için artık bir adım atalım. Bahar geliyor, bu bahar hayatı yaşamaya başlayalım…

 

Yazarın Diğer Yazıları
İstasyon İnsanları

“Yolcular ellerinde tek gidişlik bir biletHenüz bilmeseler de hayat bundan ibaret” Güzel şarkıdır “İstasyon İnsanları”… Bu şarkı bana neleri gözden kaçırarak yaşadığımızı anımsatır. Her dinlediğimde unuttuklarımı, gözden kaçırdıklarımı ararken bulurum kendimi. Bir anahtardır kendime, başkasında ki kendime. Herkesin bir istasyon macerası vardır elbette. Birbirinden farklı olmayan ama çok farklı izler bırakan. Mesela hepimiz için soğuktur […]

Devamını Oku
Hoş Gel!

Dünyanın kendi etrafında üç yüz altmış beş kere, güneşin etrafında tam bir tur dönüşüdür geride kalan yıl. Yani aslında döne döne aynı noktaya gelip, yeniden başladığımız için bu kadar sevinçliyiz. Başlangıç tarihimiz 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece yarısı saat tam 00:00. Son on saniyeyi geri sayarak, kimi zaman önde, kimi zaman birkaç saniye geride […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku