Pelin Batu
Tüm Yazıları
Mavi Bir Rüyanın Peşinde
Ana Sayfa Tüm Yazılar Mavi Bir Rüyanın Peşinde

Ataol Abi’yle kaç yıl evvel tanıştık inanın hatırlamıyorum. Bir şiir festivali olsa gerek…

Kibar merhabalar, dar alanda kısa paslaşmalar… Sonra bir amfitiyatrodayız. Büyük şair Ataol Behramoğlu, genç şairlerin suya sabuna dokunmadan şiir yazmasından dem vuruyor, ben ise, “belki apolitik olarak politik bir duruş sergilemeye çalışıyorlar” gibi ukalaca bir şey söylüyorum. Aramızda polemik çıkmıyor, kanımız kaynayabilir ama diyalektik tartışmayı becerebilen, felsefe seven insanlarız ne de olsa! Sonra bambaşka bir şehirde yine yollarımız kesişiyor. Ve uzun bir yürüyüş yapıp sohbet ediyoruz. İşte bu yürüyüşlerimiz sayesinde birbirimizi tanıyoruz. Gezi, kitap, hayat tutkumuz ortak; gerçi Ataol Abi’nin hayat enerjisi ve gustosu benden katbekat fazla. Tango dersinden çıkıp sörf dersine giren, ardından piyano çalıp şarkı söyleyen bir insanın yanında kendimi çok tutuk ve renksiz buluyorum. Keza çalışma azmi ve disiplini… Ben kendimi çalışkan sanırdım ama Ataol Abi gibi üretken biriyle kıyaslayınca, kendimi sümüklüböcek klasmanına koyuyorum.

Şiirine gelince… Yalın ve vurucu, öfkeli ama ölçülü, akarken yer yer bir diken gibi batan, yer yer ipek bir şarkı gibi ışıyan bir şiirdir onunkisi. Olgun bir çocuksuluk, muzır bir naiflik vardır dizelerinde. ”Bir Çocuğun Rüyası için Şiir”
mesela: “Bir çocuğun rüyasında her zaman/ Kaybolmuş bir sevgili vardır” diye tekinsiz ve tuhaf bir şekilde başlayan işbu şiir, bize masumiyetin paklığını çizerken, kuytularda gizlilerde, belki çocuğun bile fark etmeden içinde taşıdığı kayıp birileri saklıdır. Rüyasına gizlenmiş bu meçhul kişi belki de bir hayalet kadar uzak, bir acı kadar keskindir. Elle tutulamadığı kesindir. Sonuçta eskiciler gelir, eskiciler gider, tıpkı T.S. Eliot’un çorak ülkesinde Mikelanj’dan bahseden kadınlar gibi. Onlar hem tözü hem tozu temizlerler. Çocukların rüyasından gelip geçenler onları bir karabasan gibi ezmez, onlar ablukaya almadan gelip geçer umulmadık altınıyla sönen bir akşamüstü misali. Rüzgarlı bir günde suni parfümlerle raks eden kumaşlara benzer eski sevdiklerimiz. Çocuk da bir banka gibi her şeyi tutar, uykusunda olsa bile toplar.

Bir sonraki dörtlüğe geçtiğimizde uyuyan çocuğun bilincinin altından, kır serinliğindeki alnına geçeriz. Ataol Behramoğlu; adeta bir suyun, dağın ya da ağacın varoluşunu mitik bir dille anlatan Ovidius gibi uyuyan çocukların beyaz ve gergin alınlarını nefes alıp veren birbahçe ile ilişkilendirerek etiyoloji yapar. Sonrabirdenbire senin çocukluğuna geçeriz ey okur, çünkü hepimizin çocukluğunun bir yerinde yaz bahçeleri ve elmaları yok mudur? Her mevsimin bahçesi çocuklara oyun bağış eder; kışın kara kucağını açan bahçe kardan adam ve benzeri canavarlar inşa etmemize davetiye çıkarır. Kezakar topu. Sonbaharda hışırdayan altuni kırmızıyapraklar üzerinde hoplayıp zıplarız. Çamurune güzeldir yaprak altlarının! Baharla beraber demir gibi yükselen çıplak dallara bir bakarsınız üzerlerinde sabahleyin ansızın beyaz, pembe, sarı, erguvani çiçekler patlamış. Ama Ataol Behramoğlu, ne bahar bahçelerini ne de güz ya da kış bahçelerini seçmiştir çocuğun rüyasının sahnesi için. Shakespeare’in bir yaz gecesine gönderme mi, bilinmez ama buradaki bahçenin binbir tonda arsız bir yeşil olduğunu, her türlü oyun ve uykusuzluğa açık olduğu aşikârdır.

Sonra tekrar kaybolmuş sevgiliye döneriz. Hep dönmez miyiz? Aşk bitse de bitmez. Bir hikâyesi ya da acısıyla, bir uhde ya da özlemiyle bir yerlerimizde saklı kalır. Tıpkı içinde ışığı hapseden bir bilye gibidir. Gözlerimiz belli belirsiz gözyaşlarıyla ışıldarken hatıra denilen ilham perisi ve işkenceci, bize geçmiş bir anın uçuculuğunu ve kalıcılığını gösterir. Görü hep bizle başlar, bizle biter. Belki çocuklar, temiz birer sayfa olarak çok anı saklamadıkları için özgürdür. Bizim üzerimiz görünmez post-it ve karalamalarla doludur zira… Her yerin ve anın bir göndermesi ve bağlantısı oluşur zamanlar. Belki o yüzden şiir çocukların alnı o kadar gergin ve aktır.

Son dizeye ulaştığımızda katarsisi yaşarızçocuk rüyasında kayıp bilyesini bulmuş, herhangi bir ağaç değil, bembeyaz, pembe çiçekleriyle salınmıştır kirazlar; güvercin ki Picasso sayesinde onu barışı kuşu olarak mimliyoruz, oysa ki Gılgamış Destanı onu taşlara kazındığından beri umudun kuşu olmuştur, işte o güvercinler son dizeden uçuşurlarken bizim ruhumuz şen ve heyecanla yükselir. Şairin çizdiği resim Chagall’ın tablolarında uçuşan varlıklar gibi lirik ve hareketlidir. Ve bizler; rüyanın içinde mi dışında mı kalmış olanlar, çocuklu, çocuksuz masumiyetin kırılganlığını, geçiciliğini anımsarız. Rüya elle tutulamazdır belki ama bize bir vaattir; kaçış ya da dinlenme, sevdiklerimize kavuşmanın en hızlı yoludur… Zaten güzelliği de geçiciliğinden değil midir, bahar çiçekleri gibi?

Beş dörtlükte anlatılan ansiklopedilerce anlatılamayacak derin, hümanist, sevgili ve içtendir… İşte budur benim için Ataol Abi’nin şiiri. Kendisi gibi net ve korkusuz, bir o kadar da çocuk dürüstlüğü ve hürlüğünde.

Yazarın Diğer Yazıları
Umut ve umutsuzluğun arasından

21.yüzyılın en yaratıcı ve yıkıcı yazarlarından Osamu Dazai, intihar etmeden üç yıl evvel kaleme aldığı Pandora’nın Kutusu adlı otobiyografik eserinde, insanların umutla kandırıldığı gibi umutsuzlukla da kandırılabildiklerini hatırlatır. Umudumuzun cılız ışığını karartan, yaşama sevincimizi çalan, bize umut vaat edip bizi çıkmaz bir sokağa çıkaran, heyecanlı bir yükselişten sonra İkarusvari yere çakılmamızı sağlayan umutsuzluğun da umut […]

Devamını Oku
Kadınlar Devrimi

Kadın meselesi, Cumhuriyet’imizin ilk gününden itibaren gazetelerde, meydanlarda ve siyasette büyük kavgaların ve polemiklerin nedeniydi. Kadınlar, hukuk nezdinde eşitlik, eğitim, miras, seçme hakkı talep ederlerken devleti temsil edenlerin çoğu bu hakları vermek bir tarafa, şeriatı geri getirmek için yasa tasarıları bile öneriyordu. Neyse ki Mustafa Kemal, Tunalı Hilmi, Recep Peker ve İsmet İnönü gibi vekiller […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku