Nurten Geroğlu
Tüm Yazıları
Sesi Dağ Rüzgarı Gibi
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sesi Dağ Rüzgarı Gibi

Uzun bir geceydi. Geçmişten bugüne bir dostla zamanı taradığımız bir gece.

Nelerden konuşmadık ki? Müzikten, yolculuklardan, dostluklardan, kayıplarımızdan ve elbet beklediğimiz bahardan. Gecenin yarısınıgeçeli çok olmuştu. Dostu uğurlamak için kapıyakadar yolcu ettim. Geçirdiğimiz güzel zamanın tebessümü yüzümdeydi ki ortalığı toplamak içinbalkona yöneldiğimde İlham Perisi’nin salonda, merakla bana baktığını gördüm. Peri’mi hiç beklemiyordum. Biraz şaşkın biraz da ürkek bir sesle “Sen ne zamandır buradasın?” diye sordum. “Merak etme şimdi geldim.” dedi ve ekledi “Özlem miydi o?” Meraklı benim Peri’m. Cevap vermeden balkona doğru yürüdüm. Onun meraklı hali, merakını gidermek için çırpınışını seviyorum. Çocuklaşıyor, kontrolünü duygusuna teslim ediyor. Arkamdan gelerek “Özlem’di değil mi?” diye tekrar sordu. Gülümsedim ve “Evet Peri, Özlem’di” dedim. Kendi kendine hayıflanmaya başladı. Belli belirsiz bir gözümü kırparak “Noluyoruz peri?” dedim. “Görmekisterdim. O yüzden erken gelmediğim için kendime biraz kızdım. Bir şey yok. Biliyor musun ben onun en çok ‘Sürgün’ türküsünü severim.” diyerek mırıldanmaya başladı. “Hislerimi dizelere yazan, kalemler ağlasın bana…” Şaşkınlıkla Peri’mi bir süre dinledim. Kaptırdı türküye kendisini. Sonra benim ona baktığımı fark ederek mahcup bir tebessümle “Öyle işte. Severim bu türküyü.” dedi ve oturdu. Ben de yanına oturdum. “Ben de Uzakların Türküsü’nü çok severim Peri. Bazı türküler vardır hani yaşar, zamanı yoktur; her insana, her çağa, her benzer gerçeğe yakılmıştır. O türkü de öyledir benim için. İlk günkü duygusu ve bugün değişmedi.” dedim ve camda tıkırdayan yağmur tanelerine dalıp gittim. Bir süre öyle Peri’min omuzuna yaslandım ve kaldım. Yağmurun sesi uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı gibi geliyordu. Tam uykuya dalıyordum ki “Heyy! Uyuyor musun sen?” diyerek beni kendime getirdi Peri. “İçim geçiyordu, ne bu heyecan Peri.” dedim ve toparlanıp parmaklarımla sarıldığım fincanımı sehpanın üzerine bıraktım. Peri’m hemen ayağa fırladı ve iki avucunu birbirine çarparak “Haydi seni bir yere götüreceğim.” dedi ve elini uzattı. Peri’min heyecanını görünce hiçbir şey söylemeden uzattığı eli tuttum…

Dışarısı soğuk. Hava puslu, gökyüzü daha önce hiç rastlamadığım bir tonda gri. İnsanlar birbirinden kaçıyorlar sanki. Saat güneşi batırmadan çekilmiş güneş tenhaya. Bir portakal asılı gibi gökyüzünde. Ne ışığı ışık ne sıcağı değiyor tene. Merak içinde “Neredeyiz Peri?” diye sordum. “Gurbetteyiz.” dedi ve yürümeye başladı. Biraz devam ettikten sonra binaların birbirine yakın ve daralttığı bir sokağın başında durduk. Biraz sonra sokakta birer ikişer
insanlar belirdi. Bu insanlar yabancı değillerdi. Giyimleri, hal ve hareketleri, birbirleriyle rastlaştıklarında verdikleri tepkiler… Bizdendi bu insanlar. Bu insanlar Avrupa’ya toprağını taşıyan insanlarımızdı. “Nereye gidiyorlar Peri?” diye sordum. Peri’m ışıltılı gözleriyle bana baktı ve “Bugün çalışmıyorlar. Bugün bir araya gelip gurbetliği unutacaklar. Buluşuyorlar.” dedi ve önümüzde yürüyen bir genç çiftin peşine takıldık. Onlarla birlikte haneye girdiğimizde çayın ve pişen kömbenin kokusu bana bile unutturdu nerede olduğumuzu. Duvarda özenle yeri ayrılmış sazı, vitrinde çerçevesi yenilenmiş Zülfikar’ın resmi, sıcak bir sohbet odanın içinde kimsenin yabancılaşmasına izin vermiyordu. İnsanlar işten ve yaşadıkları yerden hiç bahsetmeden sadece memleketten konuşuyorlardı. Az sonra içeriye gülümseyerek giren adamı görünce biri hevesle “Dursun hadi bekletme artık. Dinleyelim şu yeni türkünü.” Genç adam, bağlamaya uzanmıştı ki odaya 13-14 yaşlarında bir kız çocuğu girdi. Genç adamın bağlamaya uzanışını derin derin bakan gözleriyle seyretti. Genç adam bağlamanın tellerine dokunmadan önce kız çocuğunun gözlerine baktı. Genç kızın babasına bakışı, dostlarına bakışı, sevdiklerine bakışı değişmemişti. Dursun tellere vurmaya başladığında herkes derin bir nefes aldı ve dinlemeye koyuldu. “Başında savunan insan/Gündeme gelir isyan/Özdilim yıpranmış bu can/Bir hayli ziyan olmuşum.” Türkü bittiğinde herkesin gözlerine yaş düştü. Peri’me dönerek “Peri bu türküyü yıllar sonra bu genç kızdan duyacak herkes. Herkes başka başka anlamlar yükleyecek, yaşanmışlıklar saklayacak bu türküde. Bu genç kız, özlenmiş ezgilerin sesi olacak. Ozanların ezgisi, sevenlerinin Özlem Özdil’i olacak.” dedim ve Peri’min elinden tutarak küçük bir göz kırpmasıyla “Gidelim.” dedim…

Gözlerimi açtığımda tanıdık, bildik bir mekândaydım. Zamanla birçok şey değişse de insanları değişmeyen bir yer. Arka bahçeden gelen gülüşmeler her ne kadar merakımı cezbetse de kapı aralığından gelen bir kaval sesini takibe düştü adımlarım. Aralık olan kapıyı biraz daha aralayıp içeri göz süzdüğümde Sinan Çelik’in çaldığı kavalın sesi, Duygu Müzik’in her yerine yayılmaya başladı. İlham Perisi, panikle yanıma koşup beni tutmak istediyse de içeri adım atmış bulundum. Ve Peri’m de benimle birlikte girdi içeriye. Onun için “dilsiz kavalın dili” derler. Konuşur çünkü kavalı. Anlatır müziğin tükenmeyen nefesiyle hayata, insana, sanata dair tüm duyguları… Ve bir yolculuktur onun kavalı. Her durağı geçmiş, her durağı bugün ve her durağı gelecek. Sinan Hoca; kapıya arkası dönük çalarken kavalını, Özlem Özdil de bağlamasıyla eşlik etmeye başladı. Aralarda Sinan hoca kavalı susturup Özlem’e bir şeyler söylüyor ve çalmaya devam ediyordu. Onları çalışırken izlemek, bu çalışmaların daha sonra insanlara ulaşacağını bilmek benim için çok mutluluk verici oldu. Hoca ve Özlem, kendilerini türkülere kaptırmışlardı ki İlham Perisi
kolumdan çekerek kapıyı işaret etti. Kapıya döndüğümde beni görebileceği düşüncesiyle ayağa fırladım. İlham Perisi, benim o mahcup tavırlarıma bir yandan gülüyor bir yandan Musa Eroğlu’nu seyrediyordu. Ve ortamın müzikli bir sohbetle neşelenmesi de uzun sürmedi. Odaya stüdyoda okumalarını tamamlayanlar, Duygu Müzik’in çalışanları, müzisyenler bir bir geliyor; her gelen kişiyle gönüller muhabbeti büyüyordu. Bir zaman sonra İlham Perisi ve ben adeta muhabbete kaptırdık kendimizi, heyecanla türkülere eşlik ediyorduk. Gerçekten orada, gerçekten Özlem’e bağlamayı uzatıp “Şu türküyü söyleyelim mi?” diye soracak gibiydik. İlham perime “Peri burası bir kültür kuyusudur.
Bir sanat merkezi, geçmişle geleceğin kavuştuğu bir çatıdır. Bu insanların gönülleri muhabbete tutuştukça yakıldı o güzelim türküler. Bulundu sözler, çalındı sazlar. Burada yılların dönüştüremediği, eskitemediği bir tılsım var.” dedim. Ve Özlem… Özlem bütün bu insanların heyecanı. Türkülerin nefesiyle tutuştuğu genç bir kadın. Biraz önce gördüğümüz 14’ündeki kızdan daha bilgili ama aynı yürekli. Daha özgüvenli ama aynı telaşlı. İlham Perisi “Bu muhabbeti bırakmak istemiyorum. Sonuna kadar bekleyelim.” dedi. İlk defa o bana biraz daha kalalım demişti. Gülümseyerek ona “Bu muhabbet bitmez Peri. Muhabbet biterse her şey biter. Biz gidelim.” dedim, gözlerimi yumdum ve elinden tuttum…

Gözlerimi açtığımda neredeydik, bu insanlar kim? Bir sesle gözüm hiçbir şey görmez oldu. İlham Perisi’ne “Peri bu benim sesim.” diyerek heyecanla sese doğru koşmaya başladım. Etrafımda insanlar birikmiş, herkes bir şeyler soruyor. Kendimle göz göze geldiğim o an ise beni tam yirmi yıl geriye savurdu. Onca sene yaşadığım hiçbir şeyi düşünmeden, belki de bir anlığına silerek, bir boşluktan düşercesine kendime bir yolculuktu hissettiğim. Gözlerimde hem bir panik hem heyecan hem de ciddi bir iş bitirme telaşı. “Şairin Yeri” programının genel koordinatörlüğünü yaptığım o yıllarda bu stüdyoda yaşadığım onca anı, beni başka bir serüvene çıkarmak üzereyken İlham Perisi silkeledi beni. Kahkaha atarak “Hey yine gördün kendini, bensiz gittin başka diyarlara.” dedi ve ekledi “Hadi program başlayacak, kendi hazırladığın programı ilk defa ön sıradan izlemek istemiyor musun?” dedi ve çekiştirerek beni stüdyoya götürdü. Yerimizi aldıktan kısa bir süre sonra program başladı. Sohbetler, türküler, şiirler… Ben hâlâ hatıralarımda ilk günkü gibi canlı olan zamanların tanığıydım. Özlem ve Yusuf’un “Nereden Bileceksiniz” düetine tüm stüdyo ve ekran başındakiler gibi eşlik etmek yeniden çok özeldi. Programın sonuna doğru Yusuf Hayaloğlu, Özlem Özdil için “Sesi dağ rüzgârı, bağlaması yürek tınısı.” dedi. Peri’m “Ne güzel söyledi değil mi?” diyerek seyircilerin alkışlarına eşlik etmeye devam etti. Ben, Özlem ve Yusuf’a bir kez daha bakarak “Biliyor musun Peri. Yusuf’un ömrü yetmedi. Özlem için şarkılar yapmak, onun sesinden dinlemek istiyordu. Olmadı. Yapamadı…” dedim. Peri’m hiçbir şey söylemeden ikisine baktı ve “Gidelim mi?” diye sordu. Kafamı sallayarak gözlerimi kapattım…

Eve döndüğümde İlham Perisi her zamanki gibi gitmişti. Saate baktığımda Özlem gideli çok olmamıştı. Kısacık bir zamana ne büyük bir yolculuk sığdırdık yine perimle. Özlem, Yusuf’un da dediği gibi dağ rüzgârı gibi bir sesle onca zamanı aşmıştı.

Bir zakir torunu, “Hayatta en büyük zenginliğim kızımın duruşunu bozmamış olmasıdır.” diyen ozan Dursun Özdil’in kızıdır Özlem. Sabahı karşılayan ezgi, yakamoza düşen sözdür Özlem. Derinlerde saklanmış duygu, arşa çıkmış bir değerdir. Bir kadın ozandır, tüm yeniliklere geçmişi bağlamayı başaran. Yoldur, bağlamasına sarılan her genç için cesarettir. Özlem, ozan bir babanın kültür ve sanatımıza emeğidir. Özlem, bu toprakların hafızasını diri tutanlardandır…

 

Yazarın Diğer Yazıları
Davet

Ne kadar oldu böyle heyecanlı uykudan uyanmayalı, bilmiyorum. Uzun zamandır beklediğim bir anın mutluluğuydu heyecanımı büyüten. Benim ve benim gibi birçok insan için özel bir gün olacaktı bugün. Ve ben bu özel zamanı yeğenlerimle paylaşacaktım. Gün boyu bana söylemeseler de gözlerimdeki heyecanı anlamışlardı ve ne zaman akşamki programımızla ilgili konuşsak şaşkın ifadelerle yüzüme bakıyorlardı. Aslında […]

Devamını Oku
Kardelenler Hep Uçar

Yağmur başladı. Şehrin bu mevsimdeki yalancı renkleri birden soluklaştı. Yağmur düşmeye başladığında İstanbul’da eğer evde değilsen, sıcak bitki çayı, bitmesini istemediğiniz bir kitabınızı okumuyor, omuzlarınıza aldığınız şalla pencereye vuran damlaları duymuyorsanız bir yandan , dışarıda trafikte kalmışsanız şehrin acımasız yüzüne maruz kalmışsınız demektir. Kaç saat oldu bilmiyorum trafik artık zulme dönüştü. Kendimi arabanın dışına atıp […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku