Dilek Neşe AÇIKER
Tüm Yazıları
Sonlu Hayat Sonsuz Saçma
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sonlu Hayat Sonsuz Saçma

2014 yapımı Roy Andersonn filmi İnsanları Seyreden Güvercin’i (En duva satt påen gren och funderade på tillvaron ) deneyimlediğimden beri bir kuş tarafından izlendiğime inanıyorum. Deneyimlediğim diyorum çünkü bu ilham verici yapımı yalnızca izlemek fiiliyle sınırlandıramam.

Kahir ekseriyet gibi ben de anlamsız işlerin yabancılaşmayla yoğrulmuş insanıyım. Yaşamın sonlu oluşunda, takılıp onu anlamlı kılabilmek için namütenahi bir çabaya sevk edildiğimi hissederek ilerliyorum zamanda. Bilerek ya da bilmeyerek çıktığım bu arayış yolculuğu, kimi vakitler fikrimin merkezinde yer buluyor. Varoluşçuluk evreninde hiçlik ve saçma arasında bir yerde durup gözlerimi hayatın olaylar silsilesine dikiyorum.

Tıpkı filmdeki güvercin gibi başka hayatlara müdahil olmaya müsaade etmeyecek mesafeden yaşamın anlam nehrinde debelenen karakterleri gözlemliyorum. Bir yanına Camus, diğer yanına Beckett’ı almış güvercinimin gözlerinin de benim üstümde olduğunu bilerek yapıyorum bunu. Sessizlik en büyük yardımcım oluyor.

Sıradışı yönetmen Roy Andersonn’ın Living Trylogy’sinin (Yaşayanlar Üçlemesi) diğer iki parçası da yanı başımda duruyor; Cesar Vallejo’nun dizesiyle başlayan ve insanlık hallerinin defolarını şiirsel bir yürüyüşle anlatan, 2000 yapımı “İkinci Kattan Şarkılar” (Sånger Från Andra Våningen) ve yaşadığını zannedenlerin yanılgısını ortaya koyan, 2007 yapımı “Siz Yaşayanlar” ( Du Levande). Defolarımı şiire öykünen sözlerle kapatıyorum. Ruhum yamadan geçilmiyor.

Sonlu hayatımın sonsuz saçmalığında sinema, büyülü bir yol göstericiye dönüşüyor. Absürt filmlerin özgün hikâyelerinin dışında kalan, naturaya sızmış bir mizahı da var; izlediğimde beni sonsuz dallar üzerinde düşünmeye, kendini tanımlatmaya ve kendindeki anlamı bulmaya zorlayan, sonunda da yüzümde kekremsi ve acıklı bir tebessüm bırakan, zekâmı ters köşeye yatıran bir mizah.

İçtimai bariyerleri yıkma meselesini üstlenen, yaşamın doğasındaki anlamsızlıkla yüzleşme sağlayan, çoğu zaman amacını açıkça ortaya koymaktan kaçınan absürt sinemayı çok seviyorum. Roy Andersonn absürdü de nevi şahsına münhasırlığı ve taşıdığı komedi unsurlarıyla varoluşçu yanıma ses veriyor. Otoriterliği mizahi yöntemlerle alaşağı etmesiyle meşhur Doğu Avrupa absürt sinemasının bütünü, yaratıcı saçmalık konusunda benzersiz çeşitliliğiyle bende müstesna bir yere sahip.

Sonluluğun farkına vardığım andan itibaren sonsuzdan ıraklaştım ve çeşitli varış noktaları, duraklar ürettim. Vesveseli hallerimin sebebi biraz da budur, çünkü her insan gibi sonsuzun parçası olma arzusuyla yanıp tutuşan yanımdan kurtulmakta başarısızım. Hiçliğe karışma korkusunu nispeten aştım ama vazgeçeceklerim beni endişelendirmeye devam ediyor.

Neyse ki sanat ve felsefe, bu büyük endişemi bünyesine alıp estetik bir unsur haline getiriyor ya da içsel anlam bulma arayışımdaki çelişkiler yumağını çözecek uçları elime tutuşturuyor. Etrafımı saran sonsuz belirsizliğin umutsuzluğunu üzerimden alıyor.

Bilinçsizse hapsolduğumuz saçma ve sıradan hayatların, sonsuz sayıda absürt ürettiğini gösteren popüler hikâyeler de var sinemanın uçsuz bucaksız dünyasında. Bunlardan biri çok bilinen bir roman uyarlaması olan Forrest Gump.

Winston Groom’un romanında başlangıçta amaçsız bir yaşam döngüsünde karakterize edilen Forrest’ın izleğinde ve saçmanın düzleminde bir anlam arayışına gireriz. “Tuhaf” ve sıradışı Forrest; adeta sıradan olduğu için değerli görülen, sosyal normlarla donanmış yaşamları ters yüz etmek için vücuda gelmiştir. Sadece varlığıyla bile absürdün sınırlarını zorlayan bu başkahraman, yaşam rutinlerine meydan okumak ve insanların nasıl yaşaması gerektiğini sorgulamak için kendi varlığını kullanır.

Groom’un hayatı değersiz kılan savaş olgusunu mizahın sağlam tentesi altında eleştirdiği eser, saçma unsurunu da bu eleştiri üzerinden görünür kılar. Romanda ve defalarca izleyip deneyimlemekten sıkılmadığım film uyarlamasında türlü duruma karşı geliştirdiğim sakatlanmış bakışımı bertaraf etmek için güç bulurum. Sinemanın sonsuz cazibesinin sağaltıcı yanı mekanikleşmiş davranışlardan kurtulmamı kolaylaştırır.

Saçmaya düşkünlüğümü anlayan uyumsuzlarla çepeçevre kuşatılmış olmanın şansını, hayat boyu tepe tepe kullandım. İçimde bulamadığım normali aramayı bıraktığımda saçma beni kucaklayıverdi.

Bu yazı yıllar yıllar önce yazdığım, hiç söylenmemiş bir şarkının demosunu bulmamla ortaya çıktı. Ben de şarkıyı yeniden kucakladım.

Normali bulamadım, aradım içimde
Doğuştan mı böyleyim?
Altyazı üstte bant
Anlaşılmamış eski bir film gibiyim…

Yazarın Diğer Yazıları
Bana Kurallardan Bahsetme Canım

“Bana kurallardan bahsetme canım. Nerede olursam olayım kahrolası kuralları ben koyarım.” Sarsıcı kişiliği ve izleyeni kışkırtmaya varan sıra dışı performans tarzı sorulduğunda “La Divina” olarak anılan Maria Callas böyle cevap vermişti. Kurallar sıkıcıdır. İster başkaları koysun ve uymanızı beklesin, ister siz kendi kurallarınızı kendiniz koyun. Öte yandan onlarsız yaşamı idame ettirmek de imkânsız olurdu. Zorlu […]

Devamını Oku
Sonbahar Sayıklamaları

Orion’a inat su üstünde yürüyorum. Yeknesak, alabildiğine mavi bir kütle benimle savaşmaya can atıyor. Kaçıyorum. Ortak olmadığım suçların cezasını çekmeyeceğim. Kuşların kanatlarına, balıkların yüzgeçlerine, kelebeklerin hafifliğine içim gidiyor. Huyumdur, kalbim hep bende olmayanın peşine takılır durur. Bir boynu büküklük taşıyorum eskiden kalma. İşte bu yüzden müsamahakârım kendime. Susuyorum. Sonbahar geldi, geçiyor. Kibirli, bir o kadar […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku