Haydar ERGÜLER
Tüm Yazıları
Tanju Okan: Keder Yüklü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Tanju Okan: Keder Yüklü

Türkçe Sözlü…

Anısı hep genç ve taze Arif Damar’ın en dokunaklı şiirlerinden olan ve çoooook uzun zamandır ne yazık ki sık sık başvurmak zorunda kaldığım “Gitme Kal” şiirini çağırdım yine. Çağırdım mı yoksa o kendiliğinden mi geldi, önemi yok, nasılsa bu yazıda da yerini alacaktı ve ben yine “ne çok severdik seni aklına getir” diyecektim, çok sevdiğimiz ve pek vakitsiz gitmiş pek vakitsiz birine, Tanju Okan’a.

Demis Roussos’la aynı yıllara rastlar Tanju Okan’ı da sevmem. 70’ler. Traffic, The Animals, Deep Purple, Emerson Lake anda Palmer, Jethro Tull, King Crimson, Yes sevmek de engel değildir, Bob Dylan, Cat Stevens, Donovan ve dahi Jose Feliciano sevmek de. Gökkuşağı koalisyonu gibi bir şey derseniz sevinirim, daha da çok severim! Georges Moustaki, George Brassen, Serge Reggiani, Yves Montand eklenmezse 70’ler de yarım kalır, gençliğimizin de hatırı kalır! Bizden de başta Cem Karaca, Barış Manço, Fikret Kızılok, Erkin Koray, Selda, Ruhi Su, Tülay German diye büyüyecektir gökkuşağı. Âşık Mahzuni’yi, Neşet Ertaş’ı, Âşık İhsani’yi, Feyzullah Çınar’ı yani, yabana atar mıyım hiç? Zeki Müren olmaz mı, Nesrin Sipahi, İnci Çayırlı… Âşık Veysel de hayattadır daha, son yıllarıdır… Şiire hiç girmeyelim, o bitmez!

Tanju Okan onlardan biriydi benim için o yıllarda. Sonra başkalarını da dinledim, cazdan etnik müziğe, özgün müzikten arabeske, rocktan rap’e, Tanju Okan’ı hep sevdim, hep özledim. Kederliydi, 70’lerde televizyon siyahbeyaz olduğu için değil yalnızca, renkli de olsaydı, onun kederinin koyuluğu yine görülürdü.Görmekten de önce ve öte, duyulurdu! Tanju Okan yalnızca sesiyle değil, yüzüyle, gözleriyle, bedeniyle de duyurduğu, dindiremediği ve nereye taşıyacağını da bilemediği kederini ekrana da sığdıramazdı elbette, oradan taşar ve vakitli vakitsiz ulaşırdı bize. Kedere de vakit dayanmaz, bilinir, yine de bazı vakitlerde daha ziyade, bazı vakitlerde seyrek gelse diye düşünüldüğü de bilinmez değildir. ‘Keder yüklü’dür Tanju Okan, tepeden tırnağa. Biraz daha kalsaydı, ondan Edip Cansever şarkıları da duymak isterdik! Onu ve sesini, Edip Bey’i ve şiirlerini düşününce, kaçırılmış bir buluşma diye üzüldüm. Eh buluşmuşken söz değil ama sessizlikle beraber iki kadeh de parlatırlardı. Süreyya Berfe’nin hiç unutulmaz dizeleri gibi, “gümüş koktu azalan cigaralar/bana bir yolculuk ısmarla” demiştir. Cansever’in şiirleri de tıpkı “denizin değil hüznün üstünde” olan gemi gibi keder yüklüdür ya: “Bu gemi ne zamandır burada/Çoktan boşaltmış yükünü”. Geminin yükünü deniz, şiirin yükünü şarkılar alır mı bilmiyorum ama, Tanju Okan her şarkısıyla “gam yükünün kervanı”nı getirir bize. Sevdiğim adlardan ikisinin şarkılarını Türkçe olarak ve aynı “Hasret”i duyarak Tanju Okan’dan dinledim sonra. Yorumunun benzersiz olduğunu biliyoruz ama keder yorumu da kimsede yok! Georges Moustaki’nin karaplakta uzun uzun dinlediğimiz, göçebenin şarkısı “Le Meteque”, yüzü “bütün yazların güneşi”nden kararmış o ‘pis yabancı’nın şarkısı, bambaşka bir içerikle “Hasret”e dönüşür. Göçebe hep efkarlıdır, en çok da yaz güneşinde, Okan’sa “güneş solgun gündüz gece” karanlığında, yağmur gibi yanağını ıslatan gözyaşlarıyla hiçliğin tam
ortasındadır! “Hasret”i aratmayan “Kadınım” da yine yukarda adı geçenlerden Serge Reggiani’nin “T’as l’air d’une chanson”udur. Belki söylendiği dilden daha çok dinlenmiştir Türkçe yorumuyla Tanju Okan’ın sesinden. Peşpeşe söylenmiş de öyle de dinlenmeliymiş hissini veren iki şarkı. Aynı hasret, aynı bekleyiş, aynı yalnızlık ve aynı kederin koyusu, kuyusu da. Sesini de genişleten bir acı. Geniş bir ses aralığı vardı ama onun içinde Tanju Okan’a kalan küçük bir fısıltıydı sanki. Mırıldanma da denilebilir. Bir an pencereleri açıp derdini, hasretini, ayrılık acısını dünyaya duyurmak isteyen sonra da bundan pişman olup hızla sesine, içine, acısına çekilen bir adamın değişen ruh halinin şarkısı. Acının değişmeyen olduğu.

MFÖ’nün “Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da” ile Nilüfer’in “Geceler” ve “Caddelerde Yağmur” şarkısını hep Tanju Okan’ın “Hasret” ve “Kadınım” şemsiyesi altında dinlediğimi hatırlıyorum. 70’leri, ergenliğimi, gençliğimi, aşk ve ayrılık acılarımı hiç unutmuyorum elbette, kavuşamamayı da. Sanki Tanju Okan günlerce açık bir televizyonda hep bu iki şarkıyı tekrar tekrar söylemiş, nerdeyse o zamanlar klip filan yoktu ama, çizdiği atmosferle bomboş evdeki insanın ıssızlığını bize yaşatmıştı: “Eşyalar toplanmış seninle birlikte/Anılar saçılmış odaya her yere/Sevdiğim o koku yok artık bu evde/ Sen…Kadınım!” Erken üzgünlükle, biraz da ve doğallıkla gençlik abartısıyla efkarlandığımız şarkıyı sonra boş odalarda söyleyeceğimizi bilemezdik ama, erken gözyaşlarının sonradan tamamlandığını da bu şarkı eşliğinde öğrenecektik!

Şarkının, bazı şiirlerimi etkilemiş olması da kuvvetle muhtemel, en azından ıssızlık hissinin yoğunluğu bakımından. Atmosfer deyişim de bundan. Sesi sanki bir hikaye anlatıcı, öykü kurucu gibi, söylemeye başladığında da oyun kurucuya dönüşüyor ve öyle bir atmosfer oluşturuyor ki, giden kadının topuk sesleri parkelerin kalbini dövüyor, onunla beraber usulca kapanamayan kapıların aralığından anılar da kalana daha fazla acı vermemek için evden birer birer çıkıyor, sigara dumanı değil de, bir başka şarkıdan “bir yangının külü”nden tüten dumanlar gözlerimizi yakıyor, sesi de kendisi de kocaman bir adamsa yakınlarını, evini yitirmiş bir çocuk gibi umutsuzca sızlanıyor.

Neşeli gibi görünen şarkılar da yaptı, “Damdaki Kemancı”nın Türkçesini “Ah bir zengin olsam” diye söyledi, sesine de yakışan bir besteydi, ama neşe de onda kederi besleyen bir duygu olmaktan öteye gidemedi. Belki de biz öyle yakıştırdık, onun melankolisi, yalnızlığı da bizi besliyordu çünkü, ödünç bir kederin keyfini çıkarıyorduk. Bizim de derdimiz vardı var olmasına da onunkiyle tamamlıyorduk ya da koyultuyorduk. Bütün bunların sözde ve seste olmadığını da biliyorduk elbette. Her şey gözlerimizin önünde oluyordu, meyhaneciye “koy koy koy” diyordu, dertler doluyor kadehler boşalıyordu…

Sevmek bazı şeyleri de unutturur, unutkanlığın en güzel hali de budur. Urla’da belediye başkanlığına aday olduğunu unutmuşum dört eğilimi birleştirdiğini iddia eden papatyaların partisinden. Bazen kazanmak kaybetmek olduğu gibi, kaybetmek de kazanmaktır!

Cenk Tanova “Melankolik Denizci” şiirini bu keder yüklü bahriyeli için yazmış: “sigaram küllükte/perdeler nikotin koktu/masada kaldı bir büyük/bir de bardak/duman nüfuz etmiş hücrelerime/şimdi damarlarımda/sadece alkol var/…/arka kapı açık/sen gitmişsin/deniz de mehtap da mahcup/…/yalnız bir gece/urla ve kadınım/yerlere saçılmış/meze tabakları/aman kemancı dikkat/hasretime basma/zaten tek dostum/ içkim sigaram”

Tanju Okan, tepeden tırnağa kederli adam.

Yazarın Diğer Yazıları
Genç Osman Gibi Meşhur

“Böyle ikrar ile böyle yol ile/ vefasız yar bana lazım değilsin...” diye Türkçe çalıp Türkçe söylemeye başladı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku