Bircan Usallı Sinan
Tüm Yazıları
ALMADAN VERME DUYGUSU: ANNELİK
Ana Sayfa Tüm Yazılar ALMADAN VERME DUYGUSU: ANNELİK

“Çocuklarımızın her gününü bayramaçevirme hevesinde olmalıyız”

Bu ay özel bir ay.
Özellikle bu sene 14 Mayıs hepimiz için çok özel…

Ülkemiz için gerçekten bahar geliyorsa zaten tüm annelerin, evlatların, bitkilerin, çiçeklerin, böceklerin, can dostlarımızın hepimizin yüzünde, gözünde yüreğinde çiçekler açacak; yine gülümseyen baharlar gelecek…

Bize verilen söz bu…
Doğanın en ayrıcalıklı duygusu annelik… Anadolu, anavatan, ana tema, ana kuzusu, ana şefkati, ağlarsa anam ağlar, toprak ana… Kutsal olan yaygın olan ne varsa analıkta var…

Yeni doğum yapmış köpekleri gözünüzün önüne getirin, altı yedi yavrusunu birden emzirir… Kedileri düşünün: yavrularını güvenceye almak için ağızlarında dolaştırır dururlar… Annelik dünyanın en derin duygusu… En kıymetli ve asla yeri doldurulmayacak bir duygu…

Annem deyince mutsuzluk, umutsuzluk, korku, telaş biterdi benim yaşamımda, ta ki canım annem yanımda olmadığı ana kadar…

Şimdi o yok artık… Resimleriyle konuşuyorum elbette. Yazdığı notlara bakıyorum, benim Kuran-ı Kerim’im gibi kutsal çünkü onun elinin, yüreğinin değdiği sözcükler.

Ama sesi bir şekilde canlanmıyor kafamın içinde… Hissediyorum ama duyamıyorum…

Şanslıyım ona hep sevdiğimi söyledim… Ona hep sıkı sıkı sarıldım, öptüm kokladım. Bir kere offff demedim. Kalbini bilerek kırmadım… İşte o yüzden bu satırları okuyan herkese;

“Tükenmeyen emekleri ve sonsuz sevgileri ile yavrularının meleği, onların en güzel limanı, sığınağı olan annelerimizi sevgimizi, saygımızı, şefkatimizi tek günde değil, her gün hissettirmeliyiz” diyorum…

Anneler Günü’nü hüzünlü ve buruk geçiren birçok kişinin duygularını en derinden hissederim hep. Annesiz bir güne uyanmış, anne sevgisini yaşayamamış, anneliği başka canlara kol kanat gererek yaşayan o muhteşem kadınların önünde saygıyla eğilesim gelir…

Elbette annelik doğurganlıkla ilgili bir şey değil. Ne anneler gördüm tek bir çocuk doğurmamışken pek çok çocuğun başını okşamış, kalbine güven duygusu vermiş, geleceğini güzelleştirmiş…
Annelik bir duygudur… Almadan verme duygusu…
Aradığı tek şey saygıdır, sevgidir, hatrının sorulmasıdır…

Annelere adanan bu ayda anneler ile ilgili bir şeyler yazmak istedim. Vagonumda tek başıma, annemi, anneliğimi, evladımı, tüm söz ettiğim anne yüreğini taşıyan kadınları düşünmeye başladım.

Anne olmak, beni anneme daha fazla yaklaştırdı. Eminim bu duyguyu tadan herkes için bu geçerlidir. Anne olmanın kıymetini, zaaflarını, duyarlılıklarını, annemin fazla üstüme düşüyormuş gibi gelen davranışlarının aslında ne kadar doğal olduğunu anlamıştım anne olduğumda. Onun beklentilerini, bir evlattan neler beklenebileceğini daha iyi anlamıştım. Anne olmamın, Umutcan’ımı kucağıma almanın üzerinden 32 yıl geçti.

Benim annemle olan ilişkimde sevgi, şefkat ve paylaşma duygusu ön plandaydı. Oğlumla da olan ilişkimde hep sevgi, saygı, şefkat ve paylaşma duygusu, korku, panik hali hep ön planda oldu. Ben oğlumla arkadaş gibiyim. Annemle de
arkadaş gibiydim. Belki de anne babalarınızdan gördüğünüzü siz de evladınıza yansıtıyorsunuz. Sadece zaman ve koşullar farklılaşıyor. Evladınla bir arada olmak, yemek yemek, kahve içmek, beraber deniz kenarında yürüyebilmek, bir anı paylaşıyor olabilmek dünyanın en güzel şeyleri. Kendi annemle bunları yapabiliyor muydum? Hayır. Çünkü bizim imkanlarımız daha farklıydı. Biz çok kardeştik. Ama benim tek bir oğlum var. Annenden ne görüyorsan evladına karşı öyle bir anne oluyorsun. İyi anne, koruyucu anne, duyarlı anne… İyi anne olmanın bazen sert kararlar vermek olduğunu öğreniyorsun. O an çocuğunun kalbi kırılsa da ileride daha büyük kırılmalara engel olduğunu görüyorsun.

Oğluma 18. yaş gününde yazdığım “İyi ki Annenim Senin” kitabımda, aslında tüm annelerin, anne hissedenlerin benimle aynı düşünceleri paylaştığına inandığım şeyleri yazdım:

“Seni düşündüğüm an, içimde yüzlerce, binlerce kuş sanki birden ortaya çıkıyor ve uçmaya, kanat çırpmaya başlıyor. Birine senden söz ederken; ne kadar mutsuz, yorgun, umutsuz, sinirli ve gergin olursam olayım, yüzümde bin bir çeşit çiçek açıyor, engel olamadığım kocaman bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Seni gururla anıyorum ve başlıyorum ‘Benim evladım’ demeye… Anlatılır, anlaşılır, paylaşılır bir duyu, bir heyecan değil bu. Hele seni dinlerken söylediğin
her bir sözcük, ağzımda dağılan bal badem, fıstıklı kara çikolata, annemin yaptığı sakızlı muhallebi tadında oğlum. Seni başkalarından dinlerken; ‘O bizi korur, gözetir, hakkımızı arar’ dediklerinde ya da ‘Çok iyi bir çocuk’ dediklerinde göğsümün nasıl kabardığını hayal bile edemezsin. Ben aslında sana ait her şeyi çok seviyorum.
Çünkü sen benim aşkım, ruhum, iki gözümün bir çiçeği, tatlı dillim güler yüzlüm, yardımsever, uyumlu oğlumsun. Sen benim adil, başarılı, pozitif, çalışkan, insanları olduğu gibi kabul eden, mükemmel, eğlenceli, neşeli, serseri, hovarda oğlumsun. Sen benim aşık, annesini bir dokunuşla iyileştiren, yaşamda sadece iyi olanı hak eden, değişmeye ve büyümeye istekli, sağlık ve enerji dolu, sınırsız sevgi küpü, kalbini hep açık tutan, zenginliği sürekli artan huzur dolu eşsiz oğlumsun. Sana, beni ve babanı seçtiğin, bize yaşattığın her duygu için teşekkür ediyorum; güzel ve derin nefesim, Tanrı’da kabul gören dualarım, saf ruhum… Beni yaşamın tümüne bağlı tutan, kendimi olduğum gibi sevmeme neden olan oğlum…” Hepimiz evladımıza aynı duyguları hissetmiyor muyuz? Var mısınız evlatlarımıza birer mektup yazmaya?

Bütün anneler aynıymış… Çocukları söz konusu olduğunda yüzlerinde en sahici gülücük, yüreklerinde en hakiki mutluluk, yan gelir otururmuş. Yani bütün anneler, evladı söz konusu olduğunda bir hindi gibi ortada kabara kabara dolaşırlarmış. Yani bir kadını sevindirmenin en kolay yolu “Senin iyi yürekli evladın” demekmiş… Bütün anneler çocuklarından dünyanın en zor işlerini çok kolaymış gibi başarmalarını isterlermiş. Sevginin simyacısı ol, derlermiş. Sevgiyi koruyup kollayıp yaşamının her bir anına yerleştirmelerini isterlermiş. Aslında o kadar haklılarmış ki onlar başaramazlarsa bunu kim başarabilir ki?

Çocukların çoğu uyurken melek, uyanıkken yaramaz melekmiş. Ama anneler onları her haliyle çok severlermiş…

Anneler olarak bence çocuklarımızın her gününü bayrama çevirmek hevesinde ve telaşında olmalıyız. Karne aldıklarında, iyi bir yere kabul olduklarında, mutlu olduklarında, sevinçlerinde hep bayram duygusunu hissetmelerini sağlamamız lazım. Bazen yanağa kondurulan bir öpücük, bazen sırtının okşanması, bazen gözyaşının silinmesi, bazen bir kırgınlığın barışa dönüştürülmesi, bazen bir hüsranın da hayat için en büyük ders olduğunun çocuğumuza anlatılabilmesi… Bunlar çok kıymetlidir ve tüm bunlar kişisel bayramlardır. Ben kişisel bayramlarımızın çoğaltılması gerektiğini düşünüyorum.

Çocuklarımızla birlikte bulutlardan en güzel, en kocaman oyuncaklar yaratıp aynı heyecanı ve sevinci paylaşabilirmişiz. Bunun için çok paraya değil, yalnızca anı paylaşmaya ihtiyacımız var. Bu çocuklar için çok değerli bir armağan…

Ne de güzel yazmış Behçet Necatigil:
“Bütün çocuklar
Yokluk bilmesinler
Et, şeker, süt bulsunlar
Giyimli, tok ve rahat
Gitsinler okullara
Sınıflarını geçsinler.
Büyükler biraz daha yorulsun
Onlar da büyüsünler
Onlar da mesut olsunlar
Geçti, kaç savaş ezikliği
Çocukları düşünsünler
Çocuklar iyi gün görsünler.”

Anne olmak empatinin eşittiri gibi geliyor bana. Hayatın bütün sırrı bu empati duygusunda. Annelikte en çok işleyen duygudur empati. Anne şefkati dünyanın en güzel şefkati. Bazen sert durabilmek, kuralları olabilmektir annelik. Bazen de akşam 9’da yatacaksın, sütünü içeceksin kurallarından da vazgeçebilmektir. Annelik derin bir duygu.

“İyi ki Annenim Senin” kitabımda, çok sevdiğim oğluma yazdığım bir şiirim var. Onunla bitirmek isterim:

Hayata her şey dahildir oğlum
Bunu sakın unutma

Susmamacasına ağlamak
Delicesine gülmek
Aldatmak için acısa da
Aldatılmak ruhun duymasa da
Hayata her şey dahildir oğlum
Bunu sakın unutma…
Bazen bir başarıdır peşinde koştuğun
Bazen hep yaşamanı dilediğim mutluluk
Bazen iyi kötüdür
Kötü de iyi
Ayrımına kendin varmalısın oğlum
Unutma cehenneme giden yollar
Her nasılsa iyi niyet taşlarından yapılmıştır
Sen kendi cennetini yaratırsın eminim
Yeter ki sevgiyi hiç unutmasın
O canımın içi yüreğin…
Sevdiğine sarılmaktan hiç korkma oğlum
Hele sevdiğini söylemekten asla
Bazen bir kadına
Bazen de çocuğuna
Bir de babanla bana
İnan bu en güzel duygudur oğlum
Dostlar çok önemlidir…
İki gözümün bir çiçeği
İnsanlar kırılgandır, narindir
Koru incitme sakın onları
Hayata her şey dahildir oğlum
Doruktaki başarı da
Dibe vuran başarısızlık da
Acı veren, dönülmez ayrılık da…
Sen benim yaşamımdaki en güzelsin
En özelsin
Gün gelir de gidersem
Kim bilir belki baban da arkamdan gelirse
Unutma sen asla yalnız değilsin…
Yüreğin gücün, cesaretin
Biliyorum ki oğlun ve karın
Cennetinde yaşıyorsundur
Bunu her şeyden çok isterim
İnan bana canım oğlum…

Yazarın Diğer Yazıları
Başı Dik Sosyal Demokrat: Berna Laçin

Kışa mı girdik, sonbahar mı devam ediyor, bilemiyorum. Fakat şu anda doğanın en sevdiğim hali var; Ağaçlar bütün yalınlığıyla çırılçıplak. Kırmızı, kahverengi sararmış yapraklar… Doğanın bu halini seviyorum; insana benzetiyorum, insanın orta yaşlılıktan yaşlılık dönemine geçişine benzetiyorum nedense. Bu güzel yolculukta bu kez konuğum Berna Laçin. Sevgili Berna’yı gazetecilik günlerimden tanıyorum, onunla defalarca röportaj yapmışlığım, […]

Devamını Oku
Bir Varmış Hep Varmış

Bir varmış, hep varmış… Türkiye Cumhuriyeti denen bir ülke varmış. Zaman içinde tüm masallarda kahramanlar, ülkeler hep değişmiş ama değişmeyen tek şey bu ülke imiş. Hep varmış, hep varmış… Ne küresel ısınma ne otokrasi, ne oligarşi ne faşizm ne de kapitalizm, bu ülkenin sonunu getirebilirmiş. Amerika, Rusya, Çin, Avrupa Birliği’nin bütün üyeleri, tüm dünyanın öteki […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Öykücülüğümüzde Kendi Rengi Olan Yazar: Zafer Doruk

-Sevgili Zafer, öykücülüğümüzde rengi olan birisin. Yazdıkların yaşantını ele verse de yine de sende öykücülüğümüz adına başka bir kumaş olduğunu düşünürüm. Bu yolculuğu bizimle paylaşabilir misin lütfen, nasıl yazıyorsun? İçine doğduğum coğrafyanın kültürel ikliminden besleniyorum; yazacaklarımı, içinde yer aldığım sınıfsal, geleneksel yapının içinden çıkarıyorum. Bir öykü kurarken yaşadığım, bildiğim mekânların, tanık olduğum olayların ışığından yararlanıyorum. […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku