Zafer KÖSE
Tüm Yazıları
Barışa Yoldaş Oldular
Ana Sayfa Tüm Yazılar Barışa Yoldaş Oldular

Mayıs ayların gülüdür. Öyle diyor Sabahattin Ali.

Yeşil dağlara göçülür
Kızıl şaraplar içilir
Göklere karşı yatılır
Mayıs’ta gönlüm delidir

Ne var ki çiçeğe, ekmeğe, insana düşman olanlar, eskiden beri, hoyrat adımlarla çiğniyorlar baharı. Örneğin 1919’da, binlerce Yunan askeri, Anadolu’yu işgal etmek için bir 15 Mayıs gününde gelmişti. Üstelik sonraki aylar yıllar boyunca gemiler Anadolu’ya Yunan askeri taşımaya devam etti.

Olacak iş miydi bu? Kardeş insanlar, böyle bir dost şairin memleketine gelip nasıl kurşun sıkabilirdi?

Yumuşak rüzgârlar eser
Çimenlerde yârim gezer
Yanılır bana gülümser
Mayıs’ta gönlüm delidir

Değildi elbette. Halkların birbiriyle savaşı değildi bu. Bir bahar dalından fışkıran tomurcuk gibi, İzmir İnciraltı Sahili’nden, Yunanistan dağlarında yankılanan bir ses yükseldi: “Anadolu’nun işgali İngiliz emperyalizminin bir oyunudur!” 200 Yunan askerinin sesiydi bu. Yunanistan’daki itirazları önemsizleştirmek amacıyla, bir inat gibi, gemilerle İzmir’e getirilmişlerdi. Komutanları, artık savaşa katıldıklarını hatırlatıp onları uyarıyordu. İtiraz etmenin vatana ihanet kabul edileceğini söyleyerek tehdit ediyorlardı. Komünist Yunan askerleriydi onlar. Memleketlerinde haykırdıkları sloganı, İzmir’de de tekrarlıyorlardı: “Kardeşime kurşun sıkmam!”

Uzaktan kuşlar seslenir
Gönlüm genişler beslenir
Yaşamaya heveslenir
Mayıs’ta gönlüm delidir

Savaşçıydı onlar. Asla kaçmazlardı mücadeleden. Kavgada geri durdukları görülmemişti. Çünkü uğruna savaşacak değerleri vardı. Barış da bu değerlerden biriydi.

Haberlerde “savaş” denen şeyin, “normal” günlerde devletlerarasında yürütülen paylaşım politikalarının bir devamı olduğunu biliyorlardı. Aynı politikaların diplomasiyle değil de silahla yürütülmesiydi savaş. Bunca ölüm, yıkım, bunca acı, iktidarların temsil ettikleri kesimlerin çıkarına uygun olarak verdikleri kararlardan dolayı yaşanıyordu. Anadolu da bu nedenle işgal ediliyordu. O askerler, soyut bir barış söylemiyle yetinmiyorlardı. Somut bir emperyalizme direniyorlardı. Kendileri gibi düşünen birçok insanla birlikte, kendi ülkelerindeki işbirlikçi kapitalizme karşı mücadele ediyorlardı. Halklarla barışı savunurken sömürüye itiraz ettikleri gibi, düşmanlıklardan beslenen saraylara karşı da savaşıyorlardı.

O askerler bizim kardeşlerimizdi. Dünyanın bütün halklarıyla kardeşti onlar. Ve savaştan beslenen bütün iktidarlar gibi, Yunan yönetimi de bu askerlerin mesajının kamuoyunda destek bulmasına karşılık vermek zorundaydı. İzmir’e
giden birliğe bu nedenle dahil edildiler. Ve burada Anadolu insanına karşı silah kullanmayı reddettikleri için suçlu bulundular. Savaş suçu! Vatana ihanet! Sonunda, o 200 asker, Anadolu halklarının 200 kardeşi, Yunan yöneticilerinin kararıyla idam edildi. İnciraltı’nda, kardeşlerinin toprağında söylediler son sözlerini: Zito i Epanastasis (Yaşasın isyan).

Sonraki on yıllar boyunca da savaşlardan beslenen bezirgânların iktidarı sürdüğü için, barışın bu kahraman savaşçılarının hikâyesi hep insanlardan uzak tutuldu. Sürekli düşmanlıklardan söz edenlerin, korkaklığa mazeret üretenlerin, insanın kötülüğünü anlatıp duranların sesleri ulaştırıldı halklara.

Ama iktidarlar, ellerindeki büyük olanaklara, onca hileye, onca örgütlü yalancılığa rağmen, bir türlü istedikleri gibi tam bir hâkimiyet kuramadılar. Dünyanın hiçbir yerinde insan kardeşliğini, evrensel değerleri, özgürlük, eşitlik ve barış için savaşanları yok edemediler.

Aynı şekilde, son nefeslerine kadar “Yaşasın isyan!” diyen, kendi ülkesindeki harami saltanatıyla savaşan ama Anadolu’daki kardeşiyle barış isteyen komünist Yunan askerlerini de unutturamadılar. On yıllar sonra bir Tuğrul Keskin çıktı; o güzelim dizelerini, o güzelim kitabını, o kardeş savaşçılara ithaf etti!

“… kardeşçe bir dünya özlemiyle Ege Denizinin kıyısına cansız bedenlerini bırakarak kalplerimize gömülen o 200 yiğit insanın anılarına ithaf ve bir unutuşa direniş için yazılmıştır.”

Bir davettir Tuğrul Keskin’in sesi; bağımsızlığa, uğruna savaşılacak değerlere, halkların barışına… Okura bir davettir:

Özgür dünyanın tutsakları, efendiler
söz etmeyin bize özgürlükten
özgürlük Anadolu kapılarında
bir kez daha yılmamaksa ölümden
özgürüz demektir biz yoksullar artık…
Bizleri köleleştiren prangalarınızdan kurtulmak
kavlindeyiz Küçük Asya’da.

19 Mayıs’ın bu yıldönümünde de, kendi yöneticileri tarafından öldürülen o dost askerlerimizi; barışın, özgürlüğün, eşitliğin savaşçılarını saygıyla anıyoruz.

Mayıs ayların gülüdür
Taze bir çiçek dalıdır
İçerim ateş doludur
Mayıs‘ta gönlüm delidir

Mayıslarımız onlarla daha güzel, daha anlamlı.

Yazarın Diğer Yazıları
Güzel Bir Yıl İstiyoruz, Yaratacağız!

İçimizde yeni bir umut gibidir, yılbaşını kutlama saadeti. Henüz büyümemiş olan en güzel çocuğun, henüz girmediğimiz en güzel denizin, henüz yaşamadığımız en güzel günlerin varlığını bilmenin bahtiyarlığıdır. Nazım okuru olmanın bilincidir. Yüzyıl gibi veya saat gibi zaman ifade eden terimleri, tabii ki insanlar uydurdu. Üretim ilişkilerinin gelişmesi ve hayat mücadelesinin karmaşıklaşması nedeniyle ihtiyaç duyuldu bunlara. […]

Devamını Oku
Hepimiz Birimiz İçin

Asaf, on bir gündür babasının gözlerini üzerinde hissediyordu. Aslında daha önce de bazen böyle olurdu. Okulda bir matematik problemini çabucak çözdüğünde, bunu gören babasının gurur duyduğunu hayal ederdi. Hele bu dönem okullar açıldığından beri, okulda babasının takdir edeceği başarılar elde etmeyi daha çok önemsiyordu. E, sekizinci sınıfın dersleri hiç kolay değildi. Futbol oynarken de kenardaki […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku