Gülşen İŞERİ
Tüm Yazıları
Cumartesi Anneleri: Annem Bizi Unut!
Ana Sayfa Tüm Yazılar Cumartesi Anneleri: Annem Bizi Unut!

Onların hep bir uçurumda yaşadıklarını düşündüm. Yürek ağızlarda, kıymık batmış içlerine de çıkarmayı bekler gibi; öylece…

Plaza de Mayo annelerini bilirsiniz… 1976 yılında yaşanan darbenin ardından kaybedilen oğullarının peşlerine düşmüşlerdi. Seslerini duyurmak için Arjantin’in en büyük meydanında bir araya gelmiş; yıllarca adaletin yerini bulması için baskılara, gözaltılara rağmen meydanı terk etmemişlerdi.

Türkiye’de de Mayo annelerinden esinlenen Cumartesi Anneleri de kayıplarının peşine düşmüştü… Yıl 1995’ti! Soğukta, karda, kışta… Evlatlarını aradılar, ellerinde vesikalık fotoğraflarla… Sırtlarını verdikleri Galatasaray’ın duvarı, onlara tanıklık etti! Her cumartesi oradaydılar, ta ki müdahale edilene kadar kadar!

Bu ülkede kayıpları aramak, kayıpların hesabını sormak bile yasaktı! Anneler sessizce evlatlarının fotoğraflarıyla beklerken geldiler. Galatasaray’ın duvarı bu kez annelerin yerde sürüklenişine tanıklık edecekti, etti! 1999 yılında Cumartesi Annelerini yerlerde sürükledik… Bu baskılara dayanamayan anneler, kısa bir süre ara verdiler ve sonra yeniden Galatasaray’ın önünde toplandılar.

18 yıl, kayıp evlatlarını aradılar; bıkmadan, usanmadan… Hasan Ocak’lar, Cemil Kırbayır’lar…

“Bir kemik” diyordu Berfo ana ölmeden evvel… Oğlu Cemil’in bir kemiğine kavuşmak için direndi, 80 Darbesi’nde kaybetmişti oğlunu. 104 yaşında, oğlunun kemiklerine bile kavuşamadan hasretle gitti!

Ceset tarlasına dönen Türkiye’de en çok anneler yaralıydı! Hep evlatlarına benzeyenleri sevdiler, onlarla karşılaşmayı umdular hep! Belki bir gün dediler, kapılarını açık bıraktılar o yüzden! Belki bir gün dönerlerdi! Dönerler miydi?

“Anne bak, ben geldim oğlun,” derler miydi? Kayıplar bir gün döner miydi? Mezarı olmayanlar… Ahh! Bir de hapishane yolu gözleyenler! Demir parmaklık, taş duvar… Evladını görmek için en ağır aramaları kabul eden anneler vardı bu ülkede… Onu bir saniye görmek için o arama noktasını kabul eden anneler! Hani çığlık atsan yıkılacak olan
hapishane duvarlarının ortasında sessizce bekleyen anneler…

Bu ülkede annelerin içinde hep kıymık vardır! İşte o kıymıklar Gezi’de hepimize battı değil mi? En çok 8 gencin annesini düşündüm, neden biliyor musunuz? Kamuoyu önündelerdi; acıları, gözyaşları, öfkeleri… Çünkü en çok onlara tanıklık ettim ben. Yan yana eylemdeydik, evlerine konuk oldum, gözyaşlarını sildim; evet, onları düşündüm en çok, başlarını yastığa koyduklarında ne düşünüyorlardı?

Ahh! İşte o kıymık var ya içlerinde dönüp duruyordu, battıkça batıyor, kanattıkça kanıyordu içleri… Her gün o acının içindeydiler, o yüzden de doğru olan neydi bilemedim, her gün o acıyla yüzleşmek mi yoksa içine atıp beklemek mi?

O acının son noktasını Berkin’in annesinde görmüştüm. Dersim’de Berkin’e fidan diktiğimizde! O sessizlik yerini öfkeye bırakmıştı, “13,5 yaşındaydı Berkin’im” derken… Fidanları dikmek için yağan yağmur ve çamura aldırmadan toprağı tırnaklarıyla kazıyordu… Sanki oğlu Berkin’i o toprağın altından çıkartmak istercesine yapıyordu bunu.

çıkartmak istercesine yapıyordu bunu. Gülsüm anneye bakınca bir an annemi görür gibi olmuştum. Annem de onu o toprağın altına koyduğunda uzun uzun baktı… Sonra tırnaklarıyla mezarı kazmaya başladı, o toprağın altından bir ses duymak istiyordu, onu toprağın altında bırakıp gidemezdi ki! Sonra toprağa kapandı, kulağını toprağa dayadı, bir ses duymak istiyordu, küçük bir ses; “anne ben geldim, oğlun…”

Gülsüm annenin ellerinin çamuruna baktım, kollarına kadar çamurdu. Berkin’i de öyle yetiştirmişti çünkü; dişiyle, tırnağıyla. Toprağı değil belki ama hayatı kazıyarak yetiştirmişti ve bir anda kaybetti… Başucunda hayata döner diye 269 gün bekledi…

Her annenin evladını yetiştirdiği gibi, gözünden sakınarak, birlikte kurdukları düşlere sarılarak…

O toprağı kazarken oğlunu arıyordu… Diktiği fidana usulca dokunurken de Berkin ses verecekti sanki; ses verseydi çok güzel şeyler söylerdi kuşkusuz annesi için, ses verseydi; “anne ben geldim, oğlun” derdi, der miydi?

Sonra Ali İsmail, Ferit, Ahmet ve niceleri… Mehmet Ayvalıtaş kahrından ölen annesini bulmayacaktı, annesi o sesi bekleyemedi…

Evet, ceset tarlasına dönen bir ülkede annelere mi kalır acılar? Ellerinden, kollarından koparılan evlatlarını hala bekleyen bu anneleri düşününce boğazımda koca bir yumru oluyor. Yutkunsam içim taşar, yutkunmasam konuşamam…

Belki susup dinlemek gerekir bazen. Sadece dinlemek, dinlerken dudağımızın kıvrımlarında bir gülümse olsun, bugün Anneler Günü. Kayıplar olmasaydı, gidenler dönseydi ve onlar yaşasaydı; “bugün anneler günü anne “bizi” unut” derdi… Mehmet Gümüş bir konserine çıkarken “bir daha anaların ağlamayacağı günlere“ diyordu bu şarkıyı söylerken, ben de bu şarkıyı dinlerken her bir gidenin kendi sokağın da koştuğunu hayal ettim, sonra annelerin evlatlarına sımsıkı sarıldığını…

Evde acılar koynuna yan gelip yatmış
İnadına giyin sen de mayısa batmış
Yürü sokakta çocukların düşü aksın
Yürü ki saksıda çiçekler sana baksın

Yeşildir artık yüreğinde kara bulut
Bugün anneler günü annem beni unut
Diline genç anılarından bir türkü seç

5 yıl büyüdüğün okulun önünden geç
Islanırsa anıların güneşte kurut
Gözünde gözümde gözlerinde bir umut
Gök mavi deniz mavi kıyısında dur

Kayıyor yıldız annem içinden dilek tut
Koşar sana kısa pantolonlu bir çocuk
Gözünde gözümde gözlerinde bir umut

Yazarın Diğer Yazıları
Tarihi Susmayanlar Yazar, Susturulmayanlarla Yazılır

Tarihin her evresinde cesaretleriyle var olmasını bildiler. Yok sayılmalara inat, tarihi yeniden yazdılar. Onlar kadınlardı! Kimilerini kitaplardan öğrendik, kimilerini adına yapılan anıtlardan… Kimilerini ise cesur girişimlerinin başlarına bela olmasından… Onlar kadınlardı! Tarihe iz bırakan kadınlardı… Tam da cesur, girişimci, aktivist, ilham verici kadınların hikâyesine odaklanırken Pelin Batu’nun Hayatın Seyrini Değiştiren Kadınlar kitabı gözüme ilişti. Sayfaları […]

Devamını Oku
Aradığın Aslında Kendinsin

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Psikoterapist Prof. Dr. Bilge Uzun, anlam arayışının derinliklerine dalmanın ve anda kalmanın önemini vurgulayan mindfulness öğretisini kapsamlı bir hikâyeyle sunuyor. “Buda’yı Ararken Rumi’yi Buldum” adını taşıyan yeni romanı, okuru mistik bir yolculuğa çıkarıyor.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku