Nebil ÖZGENTÜRK
Tüm Yazıları
Sait Faik Usta’mız
Ana Sayfa Tüm Yazılar Sait Faik Usta’mız

Sait Faik Usta, bir sabah kalkar ve İstanbul’un kalbi Beyoğlu’na röportaj yapmaya gider…

Kalbin tam ortasından, yani Cadde-i Kebir’in bir ucundan girip diğer ucundan çıkar ve saatlerce kalp atışlarını dinler. Tabii ki, yazısında bu kalp atışlarını anlatacaktır anlatmasına ama önce şöyle bir düşünür;

“Yahu atar tutar, verir veriştiririm Beyoğlu için… Ahlâksızlığından, kumarından tutun da, meşhur bir sokağına, randevuevine…

Sürtük Ayten’ine, Sapık Karina’sına, eroinmanına, sarhoşuna, meyhanesine, kodoşuna, hovardasına ve ilahirisine ağzımı açar. Gözümü yumabilirim. Ukalâ, günahsız, ahlâklı, terbiyeli gözükmek için riyakâr maskemi de takar, üç beş okuyucu avlayabilirim. Ama hayır! Beyoğlu’nu batırmak, yermek kadar kolay bir şey yok. Beyoğlu’nu övmek zor. İyi röportajcı, Beyoğlu’na söver, ama ne yazık ki, ben acemi röportajcıyım ve bu yüzden Beyoğlu’nu öveceğim. Kötü sokaklarını, kötü insanlarını, sarhoşunu, meyhanesini, her şeyini ama her şeyini öveceğim!”

Evet, öykücülüğü kadar röportajcılığı da arşa çıkmış olan bu usta yazar, gerçekten de sayfalar süren Beyoğlu yazısında aynen dediğini yapar.

Öve öve bitiremez Beyoğlu’nu, Beyoğlu insanını, godoşları, sarhoşları ve herbir şeyi… Yazıyı tamamlar; gazetelerde, kitaplarda yayımlanır, dilden dile dolaşır, çok okunur, sevilir ama bu arada, Sait Faik’in yalan söylediği de ortaya çıkar!

Çünkü yazdığı röportaj, ne yazık ki bir acemi işi değildir, aksine kendine “acemi” diyerek haksızlık etmektedir Sait Faik… Usta, her zamanki gibi ustalığını göstermiştir yine!

Sait Faik, gerçekten de röportaj ve öykü ustasıdır. Küçük hayatların, küçük öykülerini kaleme aldı hep. Şehir ona hep dar geldi, gelmiştir… Şehirde gözlem yaparken, arkadaşlık kurarken de hep içine kapanık kalmış, hep sakin durmuştur zaten. İç sıkıntılarını yazıya dökmüş, gözlem yaptığı sokaklarda hayallerle gerçeği harmanlayarak öykülerinin kahramanlarını oluşturmuştur. Önceleri duyarlı ve vicdanlı insanlar vardır hayatta; gözlemlediklerinde…

Ardından “Lüzumsuz Adam” öyküsünde de sözünü ettiği gibi..

“Bu koca şehir ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu.” diyecektir..

Yani, bozulmayı sezmiş, görmüştür.

Yozlaşma, para için birbirini kazıklayan insanlar arttıkça artmaktadır şehirde. 1950’li yıllarda başlayan göçün ve karmaşanın, paranın merkeze alındığı zamanlardır.

Ve kendini Ada’ya atar.
Atalarının, ailesinin yıllar geçirdiği Burgazada’daki eve sığınır.

Sığındığı aslında kendi Ada’sıdır. Yalnızlığına merhem olacak sakinlik, sakin sokaklarda telaşsızca dolaşan, kıyıda balık teknesine, dükkanına, evine gidip gelen, gülümseyen yüzlere bakmaktır.

Öyle ya, Ada sakinleri, on yıllardır yaşayan ve her din ve kültürden insanlardır. Bozulmamıştır, yalansızlık daha öndedir. Balıkçılar, Eski İstanbullular, İstanbullu Rumlar, İstanbullu Ermeniler… Ahmet’ler, Yorgo’lar, Garo’lar… Evet evet… Bir balık ağının etrafında sakince güler yüzle mutlu olan insanlar… Kağıtsız kalemsiz balığa çıkacak hayaller kurar.

Fakat, Ada’dan, Ada sakinleri, binbir türlü siyasetin cenderesi altında birer birer göç edince, göç etmek zorunda kalınca; bir yalnızlık, bir kırgınlık çöker Sait Faik Usta’nın kalbine, bedenine…

Ve bir öykü daha yazar. Yazmak durumunda kalır.

Çünkü; şehrin canhıraş telaşı ve zorluğu, acımasızlığı Ada’ya taşınmıştır ne yazık ki…

Balıktan dönenlere tanık olmuştur Usta. Adalıdır çoğu, biri ise yabancı… Pay ederken, yabancıyı es geçerler. Dağdan gelip bağdakini kovamazsın dercesine… Yabancı çok üzülür ama itiraz etmez ve vapura doğru yürür..

Bu tanıklık kahreder onu ve oturur şunu yazar…..
“Söz vermiştim kendime, yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum, öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Öyle ya bir yazar zaten son nefesine kadar yazmak durumundadır, bu memlekette… Ada’sına sığınsa da… Emeklilik yoktur, hayat yazmaya zorlar her bir yazarı… Hele Sait Faik’i…

Sait Faik’in yazıları, eşyaları, kitapları, fotoğrafları, bu ülkede, bir tek ona verilen Mark Twain Onur Üyeliği belgesi, daha pek çok eşyası, giysisi. Ada’sında, Müze’sinde…

Eserleriyle kuşaktan kuşağa “insan kardeşliği” adına okunmayı bekliyor…
Saygılar sana Sait Faik Usta…

Yazarın Diğer Yazıları
SAYGILAR ZEKİ MÜREN’E…Bir doğum günü şarkısı niyetine…

Aralık 1931’de doğdu Zeki Müren. Yaşasaydı şimdi 92 yaşında olacaktı ama 1996 Eylül’ünde göçüp gitti bu dünyadan. Yaşasaydı geçen yıllara bakıp çok şaşırırdı galiba. Damarlarına kadar hissederek kucakladığı ve erken bıraktığı sahne dünyasında kurallar da kuralsızlık da ona fazlasıyla garip gelecekti. Şah ile şahbazın, at izi ile it izinin, ses ile şovun birbirine karıştığı bir […]

Devamını Oku
Efsane Hoca Nermin Abadan Unat’ın Kısa Portesi

Cesur hayatları, mucizelerden gelip geçmiş kadınları, bıkmadan usanmadan anlatmalı… Her fırsatta, her defasında… İşte, Nermin Abadan Unat… Cesur bir kadın, macera ve mucizelerle dolu bir ömür sürdüren abide, efsane bir akademisyen. Gazetecilik de yapar hocalık da, araştırmalara da boğulur ve memleket hikâyelerine de, yani ülkemizin tarihine de hâkimdir. Bu satırlar kaleme alınır MACERA DOLU ÖMRÜN […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku