Haydar ERGÜLER
Tüm Yazıları
Ağustos Karıncası: Türkçe Sözlü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ağustos Karıncası: Türkçe Sözlü

Aysun ve Ali Kocatepe…

Ali Kocatepe’nin İzmirli olduğu alnında yazar sanki. Bazı şarkıcıların Modalı, Alpay gibi bazı yorumcuların Ankaralı olmasının da sanki adlarının, kimliklerinin bir parçası, daha doğrusu ‘mütemmim cüz’ü, yani ayrılmaz parçası sayıldığı, belki de sanıldığı gibi.

Eskişehir’den akrabalarım, bizim Alevi muhitinin yaşlıları, emekliliklerini geçirmek, deniz havası almak için biraz da yaşlanınca İzmir’e göçerler, hem de nereye göçecekler başka, bazıları ailece göçer, çoluk çocuk torun… İç göçle yer değiştirenlerin her yerde gettolarını oluşturup, güzelleştirme, kalkındırma ve köy derneklerini kurduğu gibi, bizimkiler de Pir Sultan, Hacı Bektaş derneklerini, cemevlerini kurarlar. Gençlerinden de gazeteci çıkar, iletişimci çıkar, müzisyen, mekâncı çıkar.

Ali Kocatepe sanki Eskişehir’den İzmir’e göç etmiş bir akrabanın oğlu gibidir hep. Eskişehir’in iyiliğini İzmir’in özgürlüğüyle buluşturup mavi havalar söyleyen bir genç. İzmir’in denizi Ege’dir ama havası, kokusu, duygusu Akdeniz’dir hep. Kocatepe de hep o esinle ve esintiyle yaşayan, yazan, çalan söyleyen, besteleyen, yorumlayan ve genç doğup genç yaşayan, gençliğini süren bir Akdenizlidir.

Edip Cansever’in “Sonrası Kalır” şiirini okumuş mudur bilmem, okusa bestelemeyi düşünürdü bence, hâlâ düşünebilir: “Gezginim, açık denizlerden yanayım/Biraz da Akdenizliyim, bu işte böyle kalır/Akdenizli herkes konuşur duyarlığını/ Başka ne kalır/Biz ki bir konuşuruz geriye on şey kalır/…/Ben buyum dersin, arkadaş/Sevgilim ben buyum/Yüreğim vurgun, dişlerim altın/Ceketim sol omzumda/Vakit vakit incelen vakit”.

Ali Kocatepe’yi İzmir’le, Akdeniz’le düşünmek, yazla düşünmektir, soyadı yaz için biraz uzundur ama, yüzü yaza yakışır, sesi, sözü, gülüşü yaza yakışır insanlardandır. Yaz yorumcusu. Heveskâr ve hep o hevesi sürdüren biri. Yaz genişlesin biraz da güze sızsın istemiştir. Edip Bey’in şiirindeki gibi, gezgin ve açık denizlerden yana ve “Hep öyleyiz
hep öyle” diye nakaratı olmak isteyeceğimiz bir şarkının bestecisi. Sesinde yeni ısırılmış bir bisküvinin tazeliği de var, sıcak ve yakın. Lezzetli de elbette. Köşebaşında gazozu şişeden içen kızlar, yaşları tutmasa da Latin kokteyller yudumlayan kendilerine büyük oğlanlar, söz aşktır diyerek en azından bir yazı garantileyen âşıklar, ezcümle gençlik varsa yaz her yerde aynı yazdır, birbirine bunca benzeyen şey azdır, bizim Türkçe Pop da belki yazın Türkçesidir.

Sonra çok yazlar geçer, oğlanlar çil yavrusu gibi, kızlar güzel periler gibi dağılır, yeniden buluştuklarında o yazdan birlikte nice yazlara diyerek çıkanlar görülür. Öyle bir yazda tanıdığımız Ali Kocatepe, sonra yazı büyütmek, uzatmak ve çoksesli bir yazı söylemek için Aysun Kocatepe’yle buluşur, onun sesini de bizle buluşturur…

(Yazının burasında, internette şarkılarının adlarına bakarken, eşi Aysun Kocatepe’nin soyadının da İnöntepe olduğunu ve deminden beri boşuna yaz yaz deyip durmadığımı da görmüş oldum. Çocuklarının adı da İlkyaz’mış! Yaza ne yakışmaz!)

Ali Kocatepe’nin çoğunu başka şarkıcıların yorumladığı bestelerini dinleyici pek bilmez, ben de bilmiyordum, öğrenince onun yazları yalnızca ağustos böceği değil karınca da olduğunu gördüm, Ağustos Karıncası dedim: Aylin Urgal’ın söylediği “Nerelerdeydin?”, Nükhet Duru’nun söylediği, Sabahattin Ali şiiri, “Melankoli”, yine şairden “Ben Gene Sana Vurgunum”, Duru’nun sesiyle, “Benim Meskenim Dağlardır” gibi en sevilen ve bence Sabahattin Ali’nin şair olarak da yeniden hatırlanmasına yol açan şahane besteler Ali Kocatepe’nindir.

“Akdeniz Çocukları” da var, “Antalya’ya Koş” da dedi, Mersin’e de “Merhaba Mersin” diyerek selam verdi, “Ezan Çan Hazan” ile ne yazık ki yalnızca bir kent değil bir uygarlık yıkımı da olan Hatay’ın kadim şarkısını söyledi… Hiçbiri unutulmaz. Fakat “Hey Gidi Dünya Hey” akıllardan çıkmaz!

“Bir kuş gibi hür olsam/Sorulmadan yaşasam/
Dostluk benim bayrağım/Cennet olsun durağım”
dey dey dibi dibi dey hey gidi dünya hey, ve şarkının
en güzel, en umutlu, en yalan, en gerçek yeri,
“Elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızı!”
Bir Gün Mutlaka bir gün mutlulukla!

Yeliz: “…Genciz genciz genciz”

Demek ki sevmek için hayli sebebim varmış Yeliz’i. Elbette sadece şarkıları, yorumları, hissettirdikleri yeter yetmesine de, çok sevdiğim, hatta en sevdiğim şarkıcılardan, daha ikinci 45’liğiyle hayran olduğum, “Dünya Dönüyor”, Nilüfer’in İtalyan Lisesi’nden sınıf arkadaşı olduğunu öğrenmek de Yeliz’i daha çok sevmek için iyi bir sebep sayılmaz mı?

Türkçe Sözlü mü desem Türkçe Sesli mi karar veremediğim bu müziğin de hem doğuş hem de yükseliş yılları bir aradaysa, o yıllar 70’li yıllardır, ne çok iyi şarkıcı, besteci, grup da bir aradadır! 80 Kuşağı olarak da adlandırılan kuşağın şiirleri gibi, herkes her şey vardır ve kuşağa özgünlüğünü veren, farkını yaratan da bu çeşitliliktir belki! 70’lerin müziği de böyledir bana kalırsa.

Aynı yaşlarda olduğumuz için de severdik Nilüfer’i ve Yeliz’i. Liseyi yeni bitirmişsin, birdenbire TRT’de, televizyonda, plakçılarda, sokaklarda her yerde senin senin, senin resmin! Gençlik böyle bir şey, en büyük halk, ulus, sınıf, her neyse! Eskilere, yaşlılara, sisteme bir yanıt gibi, kendiliğinden bir dayanışma, buluşma ses verme, sessese gelme, sessese sevme, dinleme, söyleme, mırıldanma hali.

Yeliz de Nilüfer gibi 45’likleriyle tanındı, etkisi uzun süren şarkılar vardı plakların her iki yüzünde de. Yani A yüzünü dinleyip arkayüze B diye burun kıvırmıyordunuz! Daha doğrusu kulak asmamak olmazdı, hatta olanaksızdı, zira bazen B yüzündeki şarkı çoğunluğun zevkine uymasa da, şarkıcının, Nilüfer’in ve Yeliz’in diyelim burada, ve ‘mutlu
azınlığın’ zevkine daha uygun oluyordu. Nilüfer’in17 yaşında yaptığı “Dünya Dönüyor” plağının arkayüzünde de o şahane “Neden” şarkısı vardır örneğin, sanki ilk yüze yanıt gibi! Çok sevdiğim bir şarkı olduğunu da söylemeliyim.

En sevdiğimiz Yeliz şarkısı, sevdiğimiz diyorum, gençken en çok diğerkam olur insan, feda eder kendini, arkadaşı çok seviyor diye sever, o küsüyor diye küser, o gidiyor diye gider ve böyle halisane, safiyane şeyler… “Hayalimdeki Adam” şarkısıdır en sevdiğimiz Yeliz şarkısı, çok güzeldir; Yeliz gözleriyle söyler sanki, içli gözleriyle mi desem gözlerinin ta içiyle mi, hangisi daha az edebi, daha az şairane ise, öyle okuyun. Benim lise ve gençlik arkadaşlarım ve hep arkadaşlarım Ömer Ateş Kızıltuğ ile Erkut Tanrıseven, içtiğimiz su değil, sevdiğimiz kız ayrı gitmezdi nerdeyse, öyle yakındık, demek ki öyle genç olmuşuz, Tanju Okan’ın dertli şarkısı “Öyle sarhoş olsam ki/bir daha ayılmasam” dileğiyle genç olmuşuz bir de!

Öyle olunca Ömer Ateş’in sevgilisiyle ortak şarkısı, hepimizin şarkısı olmuştu ve “Hayalimdeki Adam”ın sözleri onu tarif ediyordu: “Ne zaman yalnız kalsam, hayalimdeki adam/sanki gerçekmiş gibi bulur beni/ne söylesem anlatsam, hayalimdeki adam/anlar hemen halimi, bulur beni”. Ankara İncirli Kalaba’daki o memur evinin küçük arka odasında, bol sigara, ucuz şarap ve gönül yanığı, göz yanığıyla “hayalimdeki adam” olup bulunmayı bekleyen üç genç.

Yeliz de arkadaşımız sayılır, aynı yaşta değil miyiz, Lale Müldür’ün şiirinde dediği gibiyiz, “ve bok gibi genciz genciz genciz”, öyleyse Yeliz de bizim yerimize, bizim için söylüyordur” o şarkıyı, gençlik acısını biliyordur, çekiyordur, o yüzden de böyle, ‘duyarak’ söylüyordur! Öyle duyarak söylüyor ki hem biz de duyuyoruz, o yaşta kulak zaten duyuyor, biz kalpten, gönülden duyuyoruz!

Yeliz’in sesini de seviyoruz, söyleyişini de, bizi tanır gibi, kalbimizi bilir gibi söylüyor ya bir de, işte ona bayılıyoruz, gözleri de güzel, kötü edebiyat pahasına kötü uyak, sözleri de!

“Bu Ne Dünya?” diye safça sorduğunda da, yanıtlarını safça verdiğinde de, sesinden yayılan o tazelikte, yaşama, aşka, ilişkilere, paraya pula, varlığa yokluğa, tabii en çok da sevgiye dair hepimizin yerine söz alıyor, söylüyor gibidir: “Ne
kürk ister bu şen gönlüm/ne han ne saray lay lay lay/ye iç eğlen çok kısa ömür/sev çünkü sevmek en kolay” diye yaşamın tarifini de verir, ömür kısadır, sevmek kolaydır, öyleyse…

Sonra biz büyüdük, Yeliz arabeske geçti, zaman zaman kulağımıza çalındığı, güzel söylüyor bu şarkıları da dediğimiz olmuştur, ama bir kere büyü bozulmuştur, Simone Signoret’nin, niye yeniden yayımlanmaz, hüzünlü, sevinçli, yazı güzü içiçe, Edip Cansever’in “anılar anılar belki hepsi bir kelime” dizesinin kitap hali olan Özlemin Eski Tadı Yok gibi olmuştur, ama Yeliz de unutulmamıştır, şarkıları da. “Herkes payına düşeni yaşar” denildiği gibi, herkes şarkısıyla hatırlar ve şarkısıyla genç kalır! Bize de Yeliz’den o şarkılar ve hep beraber ‘bok gibi genç’ olduğumuz kaldı! Şahane değil mi?

Yeşim: Olmaz böyle ses!

‘Yahu bir şarkısı daha vardı Yeliz’in, ne çok severdik!’ deyip, hiç unutmadığım, sık sık dilime takılan ‘söyle küçük bey’li şarkısını ne zaman yapmış diye bakınca…

O şarkının Yeliz’e değil Yeşim’e ait olduğunu gördüm! Bilmiyor muydum peki, hayır biliyordum tabii, fakat yıllar içinde unutup onu da Yeliz’e yazmışım! Yeşim de aynı dönemin şarkıcılarından ve adları da benzer olunca karıştırmışım! Bu güzel ve çok güzel şarkısı için Yeşim’e gençken teşekkür edememiştim, şimdi hem teşekkür ediyor hem de bu karışıklık için özür diliyorum. Ne diyordu o şahane şarkısında Yeşim: “O tepenin yamacında, o deniz kenarında/o ağacın altında, o korunun yollarında/ dolaşıyorsun sen şimdi yine/ beraber gezdiğimiz aynı yerlerde/gözyaşı dökmek artık neye yarar/şimdi benim yerimde bir başkası var”. Derdini anlatarak başlar şarkısına Yeşim, nasıl güzel, ışıl ışıl bir su gibi akıp gider sesi, biz de o sesi izler, o sesin su boylarında, dere kıyılarında onunla birlikte geziniriz.

Yeşim derdini anlatıyor, ben de onun şarkısını anlatıyorum! Bu yaptığım adeta ‘Şair burada ne demek istiyor?’ klişesi mi desem artık esprisi mi neyse, onun gibi. O nedenle değil elbette, hissiyat bunu gerektirdiği için sadece! Ne hissiyatı demezsiniz bilirim, aynı kuşaktan gelmenin aynı yaşta olmanın, aradan geçen yarım yüzyılda memleketin görece güzel günlerinden her geçen gün daha da koyulaşan bir karanlığa hapsolmanın, özellikle kadın şarkıcılara yapılan baskının, cezalandırmanın, nefretin karşısında giderek azalmanın, az kalmanın, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına kadınları ikinci sınıf insan olarak gören bir anlayışın, anlayış sözün gelişi, aşağılık bir kafanın egemenliği altında girmenin feci hissiyatı bu!

Neyse, rejiden uyarıyorlar, şarkıya devam diye: “Olmaz böyle şey/yoksa rüya mı/tam mutlu oldum derken/yıktın bütün dünyamı/ben bu dertten ölürsem/söyle küçük bey/hiç mi kalbin sızlamaz/ olmaz böyle şey!

Hakikaten de olmaz, duyuyor musun küçük bey? Pardon, büyük bey diyecektim, yani yaşlı bey anlamında kendime seslenecektim. Sen nasıl Yeşim’le Yeliz’i karıştırırsın behey bey diyecektim!

Yeşim’e de tabii diyeceklerim var. Bunca coşkulu, temiz, Nâzım Hikmet’in “İyimserim dostlar akarsu gibi” dizesindeki üç şeyi birden, hem iyimserliği hem dostluğu hem akarsuyu anımsatan o sesi bırakıp da nereye gittiniz ya da o sesi nereye bırakıp gittiniz Yeliz, yani küçük hanım diyecektim, dedim.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Genç Osman Gibi Meşhur

“Böyle ikrar ile böyle yol ile/ vefasız yar bana lazım değilsin...” diye Türkçe çalıp Türkçe söylemeye başladı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku