Yaşar SEYMAN
Tüm Yazıları
Ahmed Arif’le Ankara Akşamları
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ahmed Arif’le Ankara Akşamları

“Bir akşamüstüdür şarabi”

“Bir akşamüstüdür şarabi”

Ankara’da 12 Eylül günleri, akşamları, sokağa çıkma yasağı başlamadan yarıda bırakılan dost muhabbetleri, bazen karanlık günlerin içinde umut yeşerten sanat sohbetleri insanı çoğaltırdı. Ankara bürokrasi kenti dense de sanat dünyasının ne çok değeri Ankara’ya gelmiş, yaşamış, iz bırakıp ya başka kentlere gitmiş ya da bu dünyadan göçmüştür.

Ahmed Arif’in çok sevdiği gündüz cıvıl cıvıl gece ışıl ışıl Kızılay Meydanı, artık halkın meydanı olmaktan çoktan çıktı. Kızılay Meydanı; halkın özgürlük meydanı ya da nabzının attığı meydan değil sadece, koşuşturduğu bir kavşak bugün.

Dünyanın hangi kentine gitsem o kentin yazarının, şairinin sokaklarında dolaşmak; onunla o iklimi, o ruhu yaşamak, o mekânda oturup ortamı saatlerce gözlerimle taramak, geleni gideni izlemek, biriktirip yaşama akmayı sevdim. Bilirim ki şairlerin yazdıklarında yaşadığı kentin tarihi, doğası, gizemi saklıdır.

12 Eylül’ün karanlık akşamlarında bazı dostlarla buluşur, edebiyat ağırlıklı söyleşiler gerçekleştirirdik. Arada bir karşılaşıp o günleri yâd ederken dostlar, en çok da siyaset adamı Hikmet Çetin; “Yaşar, yaz bu edebiyatın doyulmaz akşamlarını.” diyor. Anılarımız tazeliğini korusa da gittiğimiz mekânlar, kent kültüründen yoksun belediye başkanı tarafından yok edilmiş o da seçim kaybederek unutulmuştu.

Ankara buluşmalarımızda akşamın onur konuğu Ahmed Arif’ti. Onu dinlemek doyulmazdı. Dicle sakinliğinde akıyordu sözleri, dizeleri, o nahif esprileri ve insana takılmaları. “Yaşar, Çankaya’da oturur ama kökü Altındağ’dadır.”deyişleri.

Şairle gezmek şiirini yazdığı Karanfil Sokak’ta başlamak gibi…

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al – al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine

Kökü Altındağ›da, İncesu›dadır.

Karanfil sokakta o yılların ruhunu, iklimini korumaya çalışan kent tutkunları, sanatseverler, kadınlar ve üniversiteli gençlerdi. Kaç genç Ankara’ya gelir gelmez soluğu Karanfil Sokak’ta almaz ki?.. Şiirden ötürüdür adının zihinlere mıh gibi çakılması. Gençler sevdalandığını anlatır bu sokakta; Dost Kitabevi, Mülkiyeliler Birliği olmasın bu sevdaların mekânı, soluk aldıranı, insanı başka dünyalara yolculuğa çıkaranı…

Karanfil Sokak’tan Tunus Caddesi’ne Ahmed Arif’siz yıllardır yürüyorum. Esprili sözlerini anımsıyorum. Tunalı Hilmi Caddesi’ne yol alırken Cumhuriyet kadrolarının kadın hakları için yaptıkları benimle yürüyor. Şairlerin Ankara’ya şiirlerinde ne kadar cömert davrandığını biliyorum.

Ahmed Arif’in şiirlerindeki derelerin semt adı olarak kalışı içimi acıtıyor. Oysa bir su kanalının kente kattıklarını Avrupa kentlerinden yaşayarak görüyoruz.

Ankara’da, edebiyat sohbetlerinin son demlerinden nasiplenen bir yazar olarak dünya edebiyatı ve dünya kentleri hakkında ne çok bilim insanının, büyükelçinin düşündüklerini, anılarını, şairlerin şiirlerini, yazarların romanlarını ve öykülerini önce tadımlık duydum sonra da okudum. Ahmed Arif’in baş tacı olduğu o masalarda Fransız edebiyatını, öncü kadınlarını biriktirdiğim anılar ilk Paris gezimde Eyfel’in tepesinde sel olup Seine Nehri’ne karıştı.

Bir Ankara Akşamında Kızılay’da şimdilerde yok olan bir lokantada Ahmed Arif, Hikmet Çetin, Rahmi Saltuk, Ahmet Kahraman’ın olduğu kalabalık bir akşam yemeğinde, doyulmaz edebiyat sohbetlerine dalmışken; lokantaya Hikmet Şimşek ile Yaşar Kemal geldi. Bizim masaya ayaküstü uğradılar. Selamlaşma sonunda Ahmed Arif daha söze başlamadan Yaşar Kemal, “Ahmed’im, Ankara’ya gelip sana uğramadığımı O çocukları söylüyormuş. İnan çok gelemiyorum.” deyince Ahmed Arif esprili bir yanıt verdi. “Yaşar senin O çocukları ile işin ne?” Gülüştüler. Bol küfürlü konuşmalar ustalara özgü ve onlara yakışıyor.

Ahmed Arif’li masalarda ne çok şeyler öğrendim. Mezopotamyalı şair Diyarbakır’ı tüm güzellikleri ile öyle güzel anlatırdı ki, zihinlere sözcük sözcük nakşederdi. Annesiyle anılarından, oğlu Filinta’dan, bir de Diyarbakır’dan mutlaka söz ederdi. Annesi ile Diyarbakır’da yazlık sinemalara giderlermiş. Filmin bitiminde eve dönüşte; annesi
gazoz diye bağıran gençlerin sesinden ve filmin konusundan ötürü Ahmed Arif’e kızarmış. “Oğul oğul öyle filmlere getiriyorsun ki ya fakir oğlan, zengin kıza sevdalanıyor, kızı vermiyorlar ya da kız babasız çocuk doğuruyor ağlaması bana düşüyor.” Ahmed Arif annesinin bu kızmalarına hep çok gülermiş. Öyle ballandıra ballandıra anlatırdı ki biz
de katıla katıla gülerdik.

O akşamlarının birinde dinlediğim belki de bir şehir efsanesinin izleri beni bir başka ülkeye ve şaire götürmüştü:

Fransa’da yeni evlenen çiftler evlerine geldiğinde, o gece evin tüm ışıkları yanarmış. Akşamlardan bir akşam Paris sokaklarının birinde, gençler günü geceye devretmek için coşkulu evlerine dönerken bir de bakmışlar ki bir evin tüm
ışıkları yanıyor. Aşka gelip “Hadi kapıyı çalıp yeni evlenen bu çifti kutlayalım” demişler. Kapının zilini birkaç kez çaldıklarında orta yaşlarda bir beyefendi, kapıyı açıp bunları evin salonuna almış. “Ben şarap içiyorum, siz de içer misiniz?” diye sormuş. Gençler hep bir ağızdan, “Olur” demiş. Beyefendi kadehlerle salona dönmüş. Şarapları doldurup kadehleri kaldırınca gençlerden biri, “Eşiniz yok mu? Nerede gelin hanım?” diye sormuş. Orta yaşlı bey, “Ben evlenmedim ki, üç yıldır üzerinde çalıştığım şiirimi bugün bitirdim. Onun şerefine evin bütün ışıklarını
açtım ve bir başıma kutlamaya başlamışken siz kapıyı çaldınız” demiş.

O şairin, çok sevdiğim Charles Baudelaire olduğunu öğrenmiştim.

Ertesi gün ilk işim Charles Baudelaire şiirlerini bulup okumak oldu. O akşam öyle etkilenmiştim ki, üç yılın sonunda bitirdiği şiirin hangisi olduğunu soramadım. Belki de Baudelaire, adını söylememişti gençlere, belki anlatan şair de adından söz etmemişti.

Ben o akşam, senin bu anını dinledim, ertesi gün de şiirlerini okumaya başladım. Öğrendim ki sana “Albatroslara âşık şair” de diyorlar.

Ankara’da böyle sohbetler artık azaldı… Anadolu’nun vicdanı Ahmed Arif, yaşadığın Ankara ne kadar kötü yönetilirse yönetilsin onun bağımsızlık ruhu var. Mücadelenin adı o… Şiirleriniz, öyküleriniz, anılarınız var. Sizin gibi büyük ustaların izleri, geride bıraktıkları var. Dikmen sırtlarında adınıza Ahmed Arif Parkı ve heykeliniz var. Umut bu ya bir Ahmed Arif kültür merkezi ya da yazarlar evi olsa diye yıllardır bekliyorum…

Ankara sanatın da başkenti olmak için direniyor…

 

Yazarın Diğer Yazıları
Umut Kadınların Elinde

Bir bilim insanına yol gösteren kitaplar… Canan Dağdeviren ozanlar kenti Sivas’tan, İstanbul’a göçen bir ailenin üç çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşiyle büyüyen kızına babası hem fizik hem de kimya dalında ilk Nobel alan, Vistula nehri ile okyanusa akan Marıe Curie kitabını alır. Canan, radyum ve polonyumu bulan Marie’nin kitabını okur. Bu kitaptan çok etkilenir ve […]

Devamını Oku
Cumhuriyet’imizin 100. Yılında Bir Cumhuriyet Öğretmeni

Atatürk, gündüz cephede savaşırken akşam ise çadırında Çalıkuşu’nu okurdu. Çalıkuşu’nu okuyup bitirdiğinde, “Biliyor musunuz dün gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okudum, çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu, genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince İsmet’e vereceğim. (İsmet İnönü) Sonra da sizler okuyun” demişti… Bu da bizim Altındağ’ın Efsane Feride Öğretmeni… Onun da […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku