Nebahat AYHAN
Tüm Yazıları
Aşlamayı Aşlamaya Hayde Viya Hayde Viya
Ana Sayfa Tüm Yazılar Aşlamayı Aşlamaya Hayde Viya Hayde Viya

Aşlamayı Aşlamaya Hayde Viya Hayde Viya…

Gelmek ile gitmenin birbirinin zıddı olduğu söylenir; fakat gelen ve giden ışığını yüklenip gelmişse ezelden, gelen gidemez ki zaten göndermezse seven.

7 Kasım 1971’de aşlamayı aşlamış “İnsanluk iyi şeydur.” deyip yaşama sevdalanmıştır.

6 Nisan 1986’da dalgaları öfkeli, acısı derinlerde Karadeniz’de bir başka kararır, bir başka kopar fırtına gökyüzünde. Bulutlar ölüm yüklenmiş, güneş örtülmüş; yemyeşil çaylıklarda, otlaklarda ve ormanlarda ölüm; pusuya bile gerek duymaksızın dolaşmaktadır ortalıklarda.

SSCB’de, Ukrayna’da 4 numaralı reaktör; dünya üzerinde daha önce hiç yaşanmamış bir kaza nedeniyle birinci haber olarak yer bulacaktır bültenlerde.

İlk etapta 31 kişi ölmüştür, fakat asıl ölümler yakın coğrafyalarda sinsice yayılacak; her türlü değerin ucuzlatıldığı ülkelerde tahtına kurulacaktır. Taht bu; oturan kalkmayı bilmez, oturtanın cahilliği yitmez, buna karşı çıkanın ömrü yetmez. Ömrü yetmedi bu Karadeniz Uşağu’nun da..

Öyle bir felakettir ki yaşanan, yaklaşık 50 atom bombası radyasyonu dağılır bu güzelim coğrafyaya.

Nerden bilebilirdi ki Rüzgâra Karşı Yürüyen Koca Şair Nâzım -30 yıl öncesinden 1956’dayazdığı şiirin bu çocukların da şiiri olacağını.

Heyyy Gidi Karadeniz!

Balıkçıları gençti dolar taşamaz, nazlı gün seherleri yaşamsız kapkara akşamdır. Balık tutarlar yiyen ölür, ellerine değen ölür, gemiler tekneler birer kara tabuttur, lumbarından giren ölür.

Sahillere vuran ölü balıklar, zehirle kararan yapraklar ve illaki kendini yamaçlara bırakan bulutlar, kıyılara savrulan dalgalar, kuzeyin evlatlarını zamansız buluşturur toprakla. Kıvrak, coşkulu ve hayat dolu Karadeniz’de hemen hemen her evden bir cenaze çıkar olur.

Ellerdeki bardak çayla dolar, ölümle boşalır. Öyle bir haindir ki ağacın içindeki kurt gibi kendi dalına düşmandır. Azıcık radyasyon (!) bolca atmasyon, üstüne cehalet, başta oturanda rehavet, halka gösterilmeyen merhamet, yaşanamayan selamet ve bir türlü ulaşılamayan afiyet; kavgasız savaşsız sınırsız bir dünya özlemiyle yaşayan bir neferi daha 25 Haziran 2005’te söküp alır bizden.

O sadece kendine benzeyeni değil, benzemeyeni de; aynı dili konuşanı değil, farklı dilleri konuşanları da kabul edip, müziğini herkes için söyleyip yüreğini herkese açıp gönlünü bu halka verir.

Sevginin, kardeşliğin, barışın ve mutlak özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamayı umut eder.

Kendini bildi bileli hep kendi dışındakilerle ilgilenir. Öyle kahramanlık olsun diye de değil, yanmayı bilir Keremce ezeldeki aşka yürür gibi.

Okuyarak, yaşayarak, görerek edindiği bir gücü vardır vicdan dediği. İstanbul Üniversitesi’nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumak için gelir; haktan, adaletten, insandan en iyi dereceyle mezun olup döner yine Karadeniz’e.

Yürüdüğü yollardan, yaşadığı yıllardan, ıslandığı yağmurdan ve illaki gönlünde uzayan sonsuzluktan, gözündeki mavilikten geçtik şairliği ceketinde, şiirini yüreğinde ve dilinde özünü ezgisinde taşıyan çocuk.

Ha bu Karadenuz vardur ya, çay yüklü yamaçlara çığrışır ninolarla, dinmeyeni dindirmek de ne ola!

Kardeşçe ne varsa dökmek için dilindekini, barışa koşar adımlarla ulaşır şenlik yaşamlara.

DEVRİM… DOĞA… AŞK…

Karadeniz’in kaya denizi olmasına karşı çıkar. Viyanın yegânesidir Karadeniz, nasıl hapsedilebilirdi ki ve hangi hakla?.. Karadeniz’de viyalaması için mücadeleye aynı bağdan, aynı daldan ezilen şarapçasına tatlandırır hayatı hayde hayde nidasıyla.

O, Karadeniz’in deniz sesli ve deniz renkli isyanıdır. Kendini radyasyonun değil, sistemin kanser ettiğinin bilincinde olarak konserlerinde kanseriyle dalgasını da geçer, kemençesini revolver edasıyla tutarak.

Şair Ceketli Çocuk!

Şarkıların sonsuz bir yangın gibi yanmakta hâlâ ve yanarken yaşatmakta , çoğaltmakta.

Yaralı bir çocuk gibi hep düşlediğin ve içinde kaybolduğun, kayboldukça bulunduğun komar ve kestane ormanında giydin şair ceketini. Öyle yakıştı ki, sen içinde şiir dışında, deniz oldunuz dalga dalga; yalım yalım yangın oldunuz barışa ve isyana.

“İşte gidiyorum.” dedin, bırakmadan bizi ardında ve ne kadar kaldıysan bizde o kadarımız gitti seninle.

“Bir şey demeden…” derken çok şey söyledin aslında biz seni dinlerken. Bir şey dedin gözlerimizin en derinine kendini bırakarak. “Bir şey vermeden…” derken verdin o güzelim dünyaları canı gönülden şikâyet etmeden.

Küs değildin biliyorum, pişman da değildin bizimle yürüdüğünden; ama bil ki uşağum sesindir ha bu kayaluklara vuran dalgalar; uzaklaşmayan, her bir adımında ayak izinde sonsuzlukla sonsuzda yankılanan.

ZUGAŞİ BEREPE… Denizin Çocukları… Gitseniz de sesiniz kalır DİNMEYEN ezgiler denizlerde HAYDE VİYA diye diye…

Selam olsun kırılmayan o kalbine, şarkılardan yorulmayan gönül kuşuna, ışığını ezelden getirip ebede taşıyana!

Selam olsun Şair Ceketli Çocuk, koştuğun için devrim, doğa ve aşk yolunda!

Selam olsun tepesinden budanan kızılağaç fidanlarını unutmayana unutturmayana!

Sevdaluk eyi şeydur, dedun ya uşağum, biz yine yeniden başladuk sevdalanduğun her şeye sevdalanmaya!

Yazarın Diğer Yazıları
Gecenin Nemi Düştü Gözlerimize

İstanbul Bakırköy’de, 5 Nisan 1945’te doğar adını Türk müzik tarihine “Bay DADALOĞLU” olarak geçiren Muhtar Cem KARACA. Doğuştan uğrar “müzik” denilen bir fidana. Annesi tiyatro sanatçısı Toto KARACA, babası tiyatro kurucusu Mehmet KARACA olunca tiyatro ve müziğin beşiğinde sanatın ninnisiyle büyüyüp gelişir. Önce 14 yaşında ilk aşkının ilgisini çekmek için müzik yapar… Sonra umudunu iyiye, […]

Devamını Oku
Cumhuriyet’in Kızları, Dünya Sultanları

Özgür, azimli, savaşkan ve muzaffer; hayatlarının ve kararlarının sahibi; kişilikli, korkusuz; çağdaş, eşit, yaratıcı ve güçlü; genç, güzel, özgüvenli ve zeki Türk kadınları bir araya gelirse ne olur? 1961’de ilk kez uluslararası maça çıkar, 1970 ve 1980’lerde adını duyurmaya başlar, 2000’den sonra da önemli başarılar elde ederek bizim Filenin Sultanları olurlar. 2003’te Ankara’da Avrupa Kadınlar […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku