Zafer KÖSE
Tüm Yazıları
Bizim Bir Rüyamız Var
Ana Sayfa Tüm Yazılar Bizim Bir Rüyamız Var

Kapı çalınınca sevinçle koşmaya başladım. Annem her zamanki hem neşeli hem kaygılı sesiyle uyardı beni:
“Yavaş kızım, düşersin.”

Kapı çalınınca sevinçle koşmaya başladım. Annem her zamanki hem neşeli hem kaygılı sesiyle uyardı beni:

“Yavaş kızım, düşersin.”

Gelen, Engin’di. Onun geleceğini biliyordum zaten. Cuma günü, okuldan dönerken böyle planlamıştık. Hafta sonu ödevlerinden birini birlikte yapmaya karar vermiştik: Gördüğümüz bir rüyayı yazacaktık.

Aynı rüyayı göremezdik herhalde. “Olsun.” demişti öğretmenimiz. “Birleştirebilirsiniz, biraz da uydurabilirsiniz. Ne yazacağınıza birlikte karar verebilirsiniz ama ikiniz de defterinize ayrı ayrı yazın.” Sonra da eklemişti: “Sonuna çizeceğiniz resimleriniz farklı olsun.”

Pazar öğleden sonra olmuştu artık. Mahsus böyle planlamıştık, o gece rüya göremezsek, ertesi gece görürüz diye. Ama ben cuma gecesi de cumartesi gecesi de rüya göremedim.

“Ben de göremedim.” dedi Engin.

“Acaba eski rüyalarımızı mı hatırlayıp yazsak?” Engin, “En iyisi dedeni arayalım, ona soralım.” dedi.

Engin benim dedemi çok seviyordu. Dedem bize gelince hep Engin’e haber gönderiyorduk, hemen bize gelsin diye.

Annemden telefonunu istedik, dedemi aradık. Tahmin ettiğimiz gibi, ödevimiz için dedem hemen bir çözüm buldu. Sokakta rüya gösteren gözlükleri varmış onun. Ama hazırlaması biraz uzun sürüyormuş. Bir saat sonra aşağı inip karşı kaldırımda onu bekleyecekmişiz?

“Neyi hazırlayacaksın, dede?” diye sordum.

“Canım, arayıp bulmak uzun sürebilir, demek istedim.”

Bir saat sonra sokağa çıkıp karşıya geçtik. Biraz sonra, dedemin hızlı hızlı bize doğru yürüdüğünü gördük. Çok komik görünüyordu. Kocaman, kalın kâğıt çerçeveli gözlük vardı gözünde. Hem de kırmızı. Elindeki mavi gözlüğü bana verdi, sarı olanını da Engin’e.

“Ama bunun camı yok.” dedi Engin. O hep gözlük kullandığı için hemen dikkatini çekmişti.

“Oğlum, bunların çerçevesi sihirli. Arasından bakınca, kendine en uygun rüyayı görüyorsun.”

Engin, gözlüğünün üstüne sarı çerçevesini takarken bana döndü. “Camsız gözlük!” dedi neşeyle. “Cama gerek yokmuş.”

Ben de taktım gözlüğümü ve yürümeye başladık. İlk adımlarımızı atarken gözlüklerin sihirli özelliğini fark edemedik. Caddenin köşesine geldiğimizde, dedem bizi bir dondurmacıya yönlendirdi. Bir yandan da kendi kırmızı gözlüğünden gördüklerini anlatıyordu.

O da ne! Dondurmacıdan bütün çocuklar, istediği kadar dondurma alıp yiyebiliyordu. Hiçbir çocuğun anne babası da itiraz etmiyordu dondurma yemesine.

“Peki, ya soğuk havalarda ne olacak?” diye dedeme sordum. “Anneler o zaman da izin verir mi ki?”

“Bence kışın da dondurma yenebilir. Ama bilmiyorum, anneler izin verir mi?”

“Olsun.” diye bağırdı Engin. Heyecanla ilerideki dükkânı gösteriyordu. “Bak, çikolata istediğimiz zaman buradan alıp yiyebiliyormuşuz.”

O sırada Hilmi Amca’yı gördük. Elini kolunu sallaya sallaya yürüyordu.

“Hayırdır Hilmi, erkencisin bugün.” dedi dedem. Hilmi Amca işten erken çıkmış, eve gidiyormuş.

“İyi,” dedim, “bugün dinlenirsiniz Hilmi Amca.”

“Dinlenmek mi? Yorulduğum için erken çıkmadım ki. Zaten işimi çok seviyorum. Ama kızım aradı, benimle oynamak istiyormuş…”

Çocuklar gibi, zıplaya zıplaya koşmaya başladı. “Öyle eve gelip yatmak yok artık.” diye şakacıktan bağırdı Engin.

Dedem de sesini çocuk gibi yaparak ekledi: “Susun, haberleri dinleyeceğim; susun, kafam şişti demeyecek artık hiçbir baba!”

Hilmi Amca, hoop, kaldırımdan yola atladı. Karşı kaldırıma geçiyordu. O anda biraz korktum. Sağına soluna bakmadan yola öyle çıkılmazdı ki! Meğer bütün arabalar zaten duruyormuş. Caddenin sağına soluna yanaşmışlardı. Birkaç tane çocuk, yolun ortasında koşuyordu. Ellerinde birer ip, gülerek, bağrışarak, uçurtmalarını uçuruyorlardı.

Önümüzden geçen bir abi de kocaman bir el arabasını itiyordu. “Uçurtma isteyen var mı? Çocuklara uçurtma…”

“İster misiniz?” diye sordu dedem.

Engin, biraz kararsız baktı bana. “Ama ya uçuramazsak?” diye sordu. “Bir kere köye gittiğimizde, denemiştik, benim uçurtmam uçmamıştı.”

“Artık sihirli gözlüklerin var ya.” dedi dedem.

“Bunları takınca çocuklar uçurtmalarını istediği gibi uçurabilir. Hem de istediği her yerde.

Konuştuklarımızı duyan abi, ittiği arabanın üstünden bir uçurtma aldı, bana uzattı. Bir tane daha seçiyordu, belli ki Engin’e verecekti. “Yok, ben istemem.” dedi Engin. Bana dönüp sordu: “Birlikte uçuralım mı?”

Dondurmamı hızlıca bitirirken “tabii” anlamında başımı salladım.

Çok güzeldi uçurtmamız. Engin’le birlikte koşmaya başladığımızda, hemen havalanıverdi. Çok yükseklere çıktı. Oynadık, koştuk. İstediğimiz sokağa giriyorduk. Bizi görünce bütün arabalar duruyordu. Koştuk, koştuk. Biraz da yorulduk. Bıraktık uçurtmamızın ipini. Uçtu, uçtu…

Azıcık soluklandıktan sonra, yürümeye devam ettik. Ve rüyamızın sıradaki olayını gördük… Ama dedem, bunu yazmayalım diye önerdi bize.

“Neden ki?” diye sordu Engin.

“Rüyanızı buraya kadar yazdıktan sonra altına bir not ekleyin. Arkadaşlarınızdan, rüyanızın bu anlatmadığınız kısmını tahmin etmelerini isteyin. Onlar da kendi defterlerine yazsınlar.”

Engin sevinçle atıldı: “İsterlerse birer de resim çizsinler, boyasınlar.”

“Olur, tabii.” diye onayladı dedem. “Bakalım rüyanıza neler ekleyecek arkadaşlarınız?”

Bu fikri sevdik. Koşa koşa eve dönmek istiyorduk artık. Ödevimizi bitirelim. Yazalım, boyayalım. Dedem yol kenarındaki bisiklete yöneldi. “En büyüğü bu, ben bunu seçiyorum.” dedi. Sürmeye başladı bisikletini. Biraz komik görünüyordu. Koskoca dede, çocuk bisikletiyle gidiyordu.

Oradaki diğer bisiklete de Engin uzanmıştı, birden durdu. “Senin bineceğin bisiklet yok.” dedi.

“Olmaz olur mu?” diyerek tanımadığımız bir kız önümde durdu. “Ben top oynamaya gidiyorum.” dedi ve bisikleti bana verdi.

Ne güzeldi her şey. Bisikletler binenindi.

•••

Eylül:

İtiraf edeyim, Engin sınıfta hikâyesini okuduğunda pek inanmadım. Şu gözlüğünü istedim. Okul çıkışı eve giderken, bir de baktım, bizim sokağın başındaki duvara herkes bir şeyler yazıyor, boyuyor. Çocukların elleri, üstleri hep boya. Anneleri de oralarda ama hiçbiri kızmıyor.

Ben de hemen, bir kavanozun içindeki kocaman suluboya fırçasını aldım, duvara resim yapmaya başladım. Masmavi, kocaman bir deniz!

Duru:

“Ya, siz nasıl rüyalar görüyorsunuz, nasıl boyuyorsunuz arkadaşlar. Bırakın büyüklerin gözüyle bakmayı, uçurtma uçurmayı, deftere yazmayı falan! Uçun, uçun…”

Böyle seslenince arkadaşlarım etrafına bakınmaya başladılar. Sesimi tanımışlardı, “Duru” diyorlardı, ama beni göremiyorlardı. Sonra biri, parmağıyla gökyüzünü işaret edince gördüler.

Biraz alçalıp, “Siz kendiniz uçurtma olun.” diye seslendim onlara. “Uçun, uçun…”

“Kim demiş büyükler gibi düşünüyoruz, akıllım?” diye karşılık verdi Duru. Sonra da resim yaptığı duvardaki denizin içine atlayıp yüzmeye başladı.

Çok hoşuma gitti Duru’nun böyle yapması. Sevinçle yükseldim. Uçtum, uçtum, hepsi ufacık görünmeye başladılar. Aşağıdaki evler, arabalar, parklar, dünya ne güzel görünüyordu.

Birazdan ineyim de bir bakayım, diye düşündüm, acaba diğer arkadaşlarım hangi rüyalarını yaşıyorlar?

Yazarın Diğer Yazıları
Güzel Bir Yıl İstiyoruz, Yaratacağız!

İçimizde yeni bir umut gibidir, yılbaşını kutlama saadeti. Henüz büyümemiş olan en güzel çocuğun, henüz girmediğimiz en güzel denizin, henüz yaşamadığımız en güzel günlerin varlığını bilmenin bahtiyarlığıdır. Nazım okuru olmanın bilincidir. Yüzyıl gibi veya saat gibi zaman ifade eden terimleri, tabii ki insanlar uydurdu. Üretim ilişkilerinin gelişmesi ve hayat mücadelesinin karmaşıklaşması nedeniyle ihtiyaç duyuldu bunlara. […]

Devamını Oku
Hepimiz Birimiz İçin

Asaf, on bir gündür babasının gözlerini üzerinde hissediyordu. Aslında daha önce de bazen böyle olurdu. Okulda bir matematik problemini çabucak çözdüğünde, bunu gören babasının gurur duyduğunu hayal ederdi. Hele bu dönem okullar açıldığından beri, okulda babasının takdir edeceği başarılar elde etmeyi daha çok önemsiyordu. E, sekizinci sınıfın dersleri hiç kolay değildi. Futbol oynarken de kenardaki […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku