Deniz ÖZEN
Tüm Yazıları
Hayat Böyle De Geçiyor
Ana Sayfa Tüm Yazılar Hayat Böyle De Geçiyor

Kış bitti. Bu sabah kahvemi içerken pıt pıt düşen yağmurları gördüm.

Yemyeşil yapraklaraboyanan bahçede yapraklardan inişini seyrettim suyun; ama yok, aldanmadım.

Hava sıcak. Direkt geçti bence yaz. Ne yaz ne değil bir durum şu birkaç gün. Bir garip. Mehmetali gideli bugünle birlikte sekiz ay on üç gün oldu. Var mı yeni birşey derseniz, yok. Hâlâ aynıyım. Unutmadım. Unutamıyorum da üstelik. Umutsuz vakayım anlayacağınız. İçerden Nur sesleniyor; “Hadi gel, film başlıyooor.”

Mehmetali’nin gittiğinin beşinci günü canhıraş ağlamaktan mahalleyi ayağa kaldırınca ben, alt kat komşum Şükran Teyze, onu aramış; torununa derse geldiğinden Nur’un telefon numarası kayıtlı tabii. “Gel kurtar bizi arkadaşından.” demiş. Kız da atladığı gibi taksiye sabahın dördünde tersi dönmüş şeşi beş bakarak geldi apartmana. Uzun süre geldi gitti. Baktı böyle olmuyor, bana taşındı. Sevinmedim desem yalan olur.

Oldu mu peki bir yararı derseniz, yok, hâlâ aynıyım.

Nur yine sesleniyor; “Gelirken çiğdem de getiiiir.” Yazık, kız neşeleneyim diye ne kadar korku ya da komedi filmi varsa izletti. Aşk ya da romantizm yasak. Gülümseyerek izledim hepsini. Film bitince yine aklımda Mehmetali vardı.

Hayat geçiyor. Şurdan, pencereden az önce, şimdi ekrandan, Nur’un omuzbaşından akıp gidiyor hayat. Ben görüyorum ve duyuyorum zamanı üstelik. Konuşuyoruz bazen, dertleşiyoruz da… Zaman çok eski dostum benim. Fark ettiğim çok eski, çok.
Ama unutmuyorum.

Canım istemiyor belki de unutmayı. Öyle olur ya hani. Sigarayı da istersen bırakırsın. Yoksa zararıyla ilgili dünyanın belgeselini izlesen de nafile. KOAH olanların hâlâ ısrarla içmesi gibi durum.
Nur yine seslendi; “Kızım gelsene hikâye başlıyoorr.”

Nasıl gider beni bırakıp anlayamıyorum. Oysa her şey yerli yerinde ve her şey çok düzgündü. Şeffaf bir torbayla çöpü atmaya çıkmıştım ki aşağıda karşılaştık. Çöpe bakıp yüzünü ekşiterek, hadi çöpü at gel de biraz konuşalım dedi merdivenleri çıkarken dün gibi anımsıyorum. Yüzünün her bir detayını… Sakalındaki beyaz öbeği… Saçının karmaşıklığını…

Midesindeki ağrıdan bahsetti sonra. Uzundur varmış. Tetkikler sonuçlanmadan bana söylemek istememiş ama artık netmiş. Kötü hastalık, dedi. Ama ilk evresinde daha. Halledilebilirmiş. Sağlıklı beslenme, biraz dikkat, kemoya başlayacakmış bu hafta falan. Tüm bunları yoğurt aldım gelirken ama ekmek yoktu sakinliğinde anlattı bana.

Tam bu sandalyede yüzüne beş dakika bakakalmıştım.

Ne zor günlerdi. Yılmadık. Geçti. Birlikte atlattık. Çalışmayı bırak Semra, dedim kendime. Bir yıl dondurup her şeyi ücretsiz izne ayrıldım. Her gün içirmediğim nar suları mı kalmadı, yedirmediğim fındıklar, pekmezler, taze kuzu etleri mi… Umudumuzu bir an için bile yitirmedik.

Bilmediğim sayfadan yazılıya girmiş gibi kalakaldığım günlerdi.

Hayatın zangoçu hep onun çevresinde döndü durdu, ona göre çaldı çanı. Uydusu gibi dolandım çevresinde dokuz ay. Sonunda bitti, dedi doktor. Yendiniz.

“Çay koyuyorum, durdur sonra izleyelim” diye seslendim Nur’a.
-Tamaaam.

Pencereyi açıp içeri giren havayı içime doldurdum. Bulutların gitmeyişine bakmamalı. Hava basık ve sıcak.
Gözüm ablamın siyah beyaz fotoğrafına takıldı mutfaktaki. Uzun saçlı haliyle bankta oturup denize bakmış.
Üsküdar iskelesi.
Nasıl hüzünlü.

Ucundan fotonun vapur gözüküyor dumanıyla. Ablam, at şunu dediydi ama ben çok beğendiğimden en çok olduğum yere, mutfağa astım. Aramızda bir bağ oluştu fotoğrafla. Ablamdan daha yakın gibi sanki.

Kırmızı çaydanlığı da Mehmetali almıştı bana. Beş kaşık çayını da koyduktan sonra orta ocağı yakıp üzerine koydum.

Merkezkaç kuvveti birden yok olmuş bir ip gibi savruk, perişan kalakaldım havada.

Her şeyi atlatıp sonucu aldığımız gün Mehmetali sana bir şey söylemeliyim, sürpriz, demişti. Önce eve gidelim de diyerek apartman merdivenlerini üçer beşer çıkarak girmişti eve.

Şaşkın bakıp gözlerine, elinde salladığı biletleri kumaya çalışmıştım. “Hep istediğimiz tura iki kişilik bilet. Yarın çıkıyoruz. Sen bavulları hazırla ben dükkana gidip Sadık’a haber verip işleri konuşup geleyim.”

Sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Bavulları hazırlarken annemi arayıp “Biz yarın çıkıyoruz” derken zil çalmıştı. İçimden ‘bir şey unuttu herhalde’ diye geçirirken Terzi Seyfi Abi’nin sesi evde yankılandı; “Kızım, Mehmetali… Gel hemen aşağıya.” Elimdeki telefonu kapatıp, anahtarı alıp paldır küldür indim aşağıya. Evin elli metre ilerisinde yerde kıpkırmızı yatıyordu öylece. Hayatta ondan daha büyük bir acı yoktur herhalde. Ya da ben böylesini tattım. Kaskatı kesildiğimi anımsıyorum. Ta ki ellerini tutana kadar. Ambulansa nasıl bindiğimizi, kucağımda son nefesini verişini ise anımsamıyorum bile. Elleri ellerimde bildiğim tüm duaları tekrar tekrar okuyup Allah’a yalvardım hastaneye kadar. ‘Ne olur onu bana bağışla Allahım’ diye.

Ama kaybettik Mehmetali’yi. Elimde biletler, bu ev, ve bir sürü umut, hayal, anı kaldı. Canımı toprağın altına bıraktım. Şimdi ne kadar gülsem de kalbim oracıkta aşağıda gömülü.

Mehmetalisiz geçen dokuz ayın sonunda Nur ile yaşamaya alışıyorum.

Oldu mu peki bir yararı derseniz, hâlâ aynıyım. Unutmak istemiyorum ama film izliyorum. Gülüyorum. Yemek yiyorum. Kanseri yenmek için yazdığımız umut mektuplarını tekrar tekrar okuyorum. O günleri yine yaşıyorum, unutmuyorum. İçimde bir yerlerde parçalanan ve havada sallanan bir organ var sanki. Bu üşüten rüzgâr oradan. Yoksa yaz geldi aslında.

Yan komşum yirmi dört saat Ferdi’den Dilektaşı’nı çalıyormuş gibi bir durum benimkisi. Bu öfkem oralardan, belki de bir sözcüğünden. Hayat böyle de geçiyor illaki. Unutmak şart değil bana göre. Ferahla arada, anımsa arada. Böyle de oluyor.

Bu yeşil nasıl bu kadar ayrı tona sahip olabiliyor peki? Yeşile baktıkça iç açılması diye bir şey var bak, kesinlikle. Yine oldu. Baktıkça ferahlıyorum. Tepsiye iki bardak koyduktan sonra çayları dolduruyorum.

Nur’a sesleniyorum; “Başlat filmi geliyoruuum.”

Yazarın Diğer Yazıları
Sultan

İliklerine kadar üşümüş bir şekilde girdi dolmuştan içeri. Mesaiye kalmak değil de şu eve gitme meselesi hakikaten canını sıkıyordu. Bir vesait ayarlasalar ölürler sanki, ama çalışmaya gelince “Sultan Hanım, bu akşam dosyayı bitirip öyle çıkalım.” diyorlar. Adamlara anlatamazsın da yahu ben şehrin en uç bölgesindeyim. Sizler gibi şıkır şıkır aydınlık sokaklarda yürümüyorum diye. Al işte […]

Devamını Oku
Sinem, Selma, İlhan, Taner, Ece, Cem ve diğerleri!

Rutin olan her şeyden kaçar gibi yaşadıktan onca yıl sonra, bir akşam geliverdi osoru: “Çocuk yapalım mı?”Şimdiye değin hiç düşünmeden bir başlarınayaşamışlar, geleceklerini de buna görebiçimlendirmişlerdi. Sinem biraz daha kariyerodaklı yaşasa da, İlhan açık açık sorumluluktankaçmıştı. Şimdi durduk yere, hay Allah!Heyecandan mı kalbi çarpıyordu yoksahemen yanıt vermeliyim telaşı mı anlamlandıramasa da, içindeki ses çoktan “Evet!” […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku