Kenan BAŞARAN
Tüm Yazıları
Mahalle

Bir duvar geçiyordu aramızdan. Mahallerimizi bölen…

Bir tarafta bizim mahalle, öte tarafta onların mahallesi. Duvarın hangi tarafından baktığınıza göre değişebilen bir biz ve onlar vardı. Onların gözünden de aslında biz, onlardık.

Ama o duvar, ortak bölenimizdi. Hepimizin ‘Berlin Duvarı’ydı. Çocuktuk, Berlin Duvarı’ndan bihaberdik. Belki de bu yüzden, üzerinden atlayıp atlayıp ihlal ediyorduk gayriresmi sınırı. Yine çok fazla değildi bu ihlaller. Öteki mahallenin iç kısımlarına da çok fazla girmiyorduk.

Mahallelerimizden geçen bir tek cadde vardı. Asfaltı olan da tek yoldu. Fakat üzerinden ne bir minibüs ne de otobüs geçerdi. En çok ekmek fırınının arabası kullanırdı. Sanki onun protokol yoluydu! Ha, bir de haftada bir bakkala erzak getiren toptancı ile zerzevatçının kamyoneti olurdu.

Bu seyreklik, biz çocukların işine yarardı. Araba kazası geçirme tehlikesi yaşamadan özgürce tornetlerimizle kayardık, o asfalt yolda. Duvarlarla bölünmüş mahalleler, işte gelip bu caddede biterdi. Orada tüm sınırlar kalkıyordu. Çünkü orada herkesi eşitleyen ve istikameti gösteren bir tabela asılıydı sanki: Ekmek Kavgası.

Dil, inanç ve siyaseten bölünmüş o mahallelerden kopup gelen insanlar, bu caddede birleşerek şehirle tek bağlantıyı kuran tren istasyonuna ulaşıyorlardı. Ayrı ayrı derelerin birleştiği bir nehirdi o cadde.

Vagonlara bölünmüş trene de yetiştikleri yerden rastgele biniyorlardı. Birbirlerine karışıyorlardı. Şehrin merkezine doğru trenden birer ikişer iniyorlardı. Ama dile, inanca veya siyasete göre değildi bu inişler. Meyve sebze hali, gümrük veyahut kömür deposuna göreydi bu ayrılışlar. Aralarında birkaç şanslı da yok değildi; bir devlet dairesinde hademe falan olan. Kahir ekseriyet en alttakilerdendi. Yani hamaldı. Kimi eşya taşır, kimi kavun karpuz, kimi kömür; sırtına vurulan küfeyle. Ekmek davasında hepsi aynı mahalledendi.

Akşam eve dönüşte ellerinde bir iki file olurdu, çoluk çocuğun rızkı dolu. Caddeden mahallerine bu defa ayrılarak dağılırlardı: Din, dil, mezhep, siyasete göre.

Yıllar geçtikçe, duvarlar alçaldı. İki mahallenin birbirine mahremiyeti azaldı. Caddeden minibüs ve otobüsler de geçer oldu. Hatta hususi otomobiller… Ancak günbegün kapısına kilit vurulan evler de artıyordu. Mahalleler dönüşüyordu. O bölünmüş mahalleler, şimdi müteahhitlik eliyle birleştiriliyordu parsel parsel.

Şirin mi şirin gecekondulu mahalleler, lüks rezidanslara evriliyordu; ama bizim ve onların sakinlerinin çoğu, hakları karşılığında şehrin dört bir yanına dağıldı. Mahalleler apartmanlara taşındı. Şimdiyse bir kapı ötekine öte bir mahalle.

Duvarlar biçim değiştirdi. Zihinlerde daha da kalınlaştı. Artık, çocukların üzerinden atlayamayacağı kadar da yüksekti. İlk yüzyılın başlarında kurulan Fatih-Harbiye mahallerindeki toplumsal ayrışma, ikinci yüzyılın başlarında Harbiye-Fatih olarak sürüyor. Öteki yer değiştirdi. Betondaki, taştaki dönüşüm fikirde olmadı. Fikrisabit mahallelere bölünmüş aynı tabakadakiler. Artık aynı caddede yolları kesişmiyor. Yüzleşme de bitti.

Ne toplumsal ne de doğal trajediler, fikrisabit mahallelerin binalarının kolanlarını çatlatmadı.

İlk yüzyılın başındaki gibi ikincisinin başında da bir adam denedi. Duvarların böldüğü tüm mahaller için bir masa kurdu. Şairin masasını kıskandıracak kadar ha. Yuvarlaktı masa, ki herkes herkesin yüzünü görsün. Herkesin davetli olduğu şiirsel bir sofra. Misafirin olmadığı. O çocuklar gibi, atladı duvarın üstünde öteki mahallelere. Çoğa değil, çoğula erişmek için kendi cebinden verdi cömertçe. Taşlandı. Yumruklandı. Daha fazlası da oldu..

Yine de denedi. Yenildi. Kalp yaptığı ellerini yumruk yapıp tek başına kaldığı masaya vurdu. Yine yenildi. Daha iyi yenildi ama Sayın Beckett! Bugünlerin hükmü henüz kesilmedi. Zaten bu hükmü hiçbirimiz vermeyecek. Her şeyin hükümranı zaman kesecek, tarih denilen yargıcın eliyle. Bir gün, o duvarların bittiği yerde başlayan o asfalt yolda birbirine karışanlar, kendilerine vahyedilen tüm ayrımların, aslında onların sırtından geçinenlerin ekmeği ve saltanatı olduğunu anladıklarında kazanacak.

Ben, razıyım ondan.

Yazarın Diğer Yazıları
Uçan Parmaklar

Semboller çağındayız. Belki de hiç çıkmadık bu çağdan. Misal, Babil’in kulesinden beri binalar, iktidarların güç nişanesi oldu. Sınırsızlık arzusunun dışa vurumu oldu göğe yükselen her büyüklük. Sayılar da sembollüktür. Tıpkı yüzyıl dönümleri gibi. Cumhuriyet’in 100. yılındayız. Birileri laflarla kutluyor. Cumhuriyet’imizin en büyük sembolü kadındır. Onun şahsında özgürlüktür, ilericilik, adalet ve dayanışmadır. Yüz yaşındaki Cumhuriyet’i koruma […]

Devamını Oku
Filenin Devrimcileri

Eda Erdem Dündar, Ebrar Karakurt, Melisa Vargas, Gizem Örge, Zehra Güneş, Cansu Özbay, Hande Baladın, Simge Aköz, Ayça Aykaç, Derya Cebecioğlu, Elif Şahin, Saliha Şahin, Aslı Kalaç, İlkin Aydın… Filenin Devrimcileri… Biz onların ellerine baktık. Filenin üstünde yükselen ellerine baktık, sadece… Eda’nın tek ayak üstünde zarif vuruşlar yapan ellerine baktık. Bir Pegasus gibi uçan Vargas’ın […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku