Burcu SALANTUR
Tüm Yazıları
Kuşku

Saat sekize geliyordu. Misafirler neredeyse gelmek üzereydiler, neyse ki sofra çoktan hazırlanmıştı.

Çorba, ana yemek ve pilav ocağın üzerinde hala sıcakken; çeşit çeşit mezeler masada tüm albenisi ile konukları bekliyordu.

Leyla ile Mecnun evleneli iki ay kadar olmuştu. Bu akşam da “hayırlı olsun”a gelen misafirlerine tüm hünerlerini sergileme akşamlarından biriydi. Üç çift –biri nişanlı, ikisi evli- uzun zamandır tanışıyordu. Son zamanlarda eskisi kadar sık görüşemiyor ve bir araya her gelişlerinde bundan şikâyet ediyorlardı. Eh ne de olsa artık evli barklı insandı hepsi. İş-güç koşturmacası da var tabii… Birbirlerine biraz sitem eder, biraz çıkışır sonra birkaç ay yine görüşmezdiler. Taze evlilerin düğün gecesinden sonra ilk kez bir araya geleceklerdi. Buluştukları zamanlar genellikle erkekler bir köşeye çekilir; iş hayatı, futbol, siyaset ve ekonomi konuşur; kadınlar diyet, makyaj ve alışveriş. Altısı bir aradayken ise konu edebiyat, sinema ve yeni keşfedilen mekânlar olurdu. Açık etmeseler de aralarında gizliden bir çekişme hep vardı

“Aşkım, kapıya bakar mısın?” Zil çaldığında, Leyla parfümünü tazeliyordu. Bu gece için, nadiren kullandığı ama her seferinde dikkatleri üzerinde toplamayı başardığı parfümünü seçmişti. Henüz kokulardan mide bulantısı duymaya başlamamışken; kulak arkalarına ve bileklerine de sürdü. Zümrüt yeşili ipek elbisesi, dumanlı göz makyajı, dolgun dudaklarını öne çıkaran parlatıcısı ve bordo ojeli beyaz elleri ile bütün gece misafirlerine servis yapacak bir ev sahibesinden çok mağrur bir prensese benziyordu. Son kez boy aynasında kendisini süzdü. Erkekler, kadınların kendileri için giyinip süslendiğini düşünür hep. Oysa kadınlar, diğerleri için süslendiğini bilir. Leyla ise hep ters köşeydi. O, her şeyi yalnızca kendisi için yapardı. Önemli olan, yaptığı şeyin başkalarınca beğenilmesi değil, kendi beğenisiydi. Aynadaki aksinden memnun şekilde elbisesinin pililerine son şeklini verdi. Avuç içi kendiliğinden karnının üzerinde duraladı. Şefkatle okşadı elinin altındaki kaygan kumaşı. Bu hali onu hiç istemediği kadar duygusal biri yapmıştı. Yaşarmasını engellemek için üst üste gözlerini kırpıştırıp misafirlerini karşılamak üzere antreye, kocasının yanına gitti.

“Muhteşem görünüyorsun Leyla.”
“Biliyorum.”

Misafirleriyle kapı ağzında içtenlikle kucaklaştılar. Ellerinde bir buket çiçek ve hediye paketi ile gelenleri salona buyur ettiler.

“Çok teşekkür ederim, çok zarifsiniz.” dedi paketi açan Leyla. “Hadi hemen sofraya geçelim, yemekler soğumasın.”

Leyla’nın yemekte her zamankinden daha keyifli oluşu tüm masaya yansımıştı. Erkekler boşalan kadehlerin de etkisiyle gevşerken, misafir kadınlar birkaç kez göz göze gelmiş ve birbirlerine “hayırdır?” bakışı atsalar da üzerinde durmamışlardı. Diyetine her zaman dikkat eden ev sahibesi, tabağına fazla yemek almış, yemeğin yanında yalnızca su içmişti. Mecnun çoğu zaman sevgili eşinin yerinden kalkmasına fırsat vermeden masadaki eksikleri gideriyor, servisi yapıyordu. Tatlılarını yedikten hemen sonra Leyla, “Bizim size bir haberimiz var.” dedi. Gözleri ışıl ışıldı. Tebaasını süzdü. Herkes merakla iki dudağından çıkacak sözü bekliyordu.

“Ben hamileyim.”

Bu haberi beklemeyen misafirler, ilk şoku atlatır atlatmaz Leyla ve Mecnun’u sırayla tebrik ettiler. Taze anne-baba adayından daha fazla heyecanlanmış gibiydiler. Ne oturabiliyor ne kalkıp gidebiliyor, kafası kesik tavuk gibi annenin etrafında dönüyorlardı. Beline minder, ayağının altına sehpa koymayı teklif ediyor, Leyla’nın tüm itirazlarına rağmen onu memnun etmek için çırpınıyorlardı. En sonunda Leyla’nın daha fazla yorulmaması ve rahatça uzanması gerektiğine karar verip vedalaşarak evden ayrıldılar.

Baş başa kalan yeni evliler yatmaya hazırlanıyordu. Mecnun, akşamdan beri kafasını kurcalayan soruyu sormak için doğru zaman olduğunu düşündü. Nazik misafirleri, elleri boş gelmemiş, ekmek yapma makinesi almışlardı.

“Leyla, ev hediyemiz hakkında ne düşünüyorsun?”
“Çok hoşuma gitti.”
“Ama sen ekmek yemezsin ki…”
“Hoşuma giden kısmı da bu zaten…”

Tüm şehir uykuya çekildiğinde; Leyla, bir eli karnında mutlulukla rüya görüyordu. Mecnun, kolunu karısının boynunun altına yastık yapmış, hayranlıkla kadınının muhteşem güzelliğini seyrediyordu. Çoktan evlerine dönmüş, günün kritiğini yapmış ve yataklarına çekilmişti misafirler. Birbirinden habersiz tavanı izleyen, içini kemiren kuşkudan kurtulamayan iki erkek ve ikisinin de aklında da aynı soru vardı:

“Bebek benden mi acaba?”

Yazarın Diğer Yazıları
Kuşku

Saat sekize geliyordu. Misafirler neredeyse gelmek üzereydiler, neyse ki sofra çoktan hazırlanmıştı.

Devamını Oku
Gidebilmek

Gün ağarırken aklında tek bir şey vardı; yıllardır hayalini kurduğu o yere gidebilmek.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku