Hande ÇİĞDEMOĞLU
Tüm Yazıları
Postacı

Postacı olmayı hayal etmemiştim. Pek çok çocuk gibi “büyüdüğüm zaman”a astronot, mucit, futbolcu gibi meslekleri uygun görmüştüm.

Ancak itiraf etmem gerekir ki hiçbirini çok istemedim. Önüme konulanı yemek varken dahaiyisini düşlemek gibi bir alışkanlığım yoktu. Büyüdüm, üniversitede meslek edindirmeyen bir bölüm okudum ve mezun olan pek çoğu gibi bir işe girmek için KPSS sınavına girdim. Puanım fena sayılmazdı, yine de atama için birkaç sene bekledim. Sonunda PTT görevlisi olarak işe başladım. Bu işe en çokannem sevindi, aslında kurban adamıştı ama buna gücü yetmeyince mahalleliye lokma dağıttı.

Postanede bankacılık ve lojistikle ilgili onca masa başı iş varken bana alabildiğine nostaljik bir görevi uygun gördüler. Artık üzerime zimmetli sarı bir üniformam, şapkam ve de bir bisikletim vardı. Girdiğim mülakatta bisiklet sürmeyi bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. Önceleri birkaç kez düştüm ama kısa sürede çocukken öğrendiğim bu beceriyi hatırladım. 8-10 sokaktan oluşan küçük bir mahallenin postalarını taşıyordum. Başlarda heyecanlanmıştım. İzlediğim filmlerden olsa gerek sokağa girdiğimde çocukların “Bak postacı geliyor selam veriyor” şarkısını söyleyerek peşimde koşacağını sanmıştım. Hatta onlara vermek üzere cebime birkaç paketli şeker bile atmıştım. Oysa sokaklarda annelerin otomobil koltuklarına bindirdiği, bir elinde market poşeti olan babaların diğer eliyle sıkı sıkı tuttuğu ya da sırtındaki çanta ve kafalarında bir başlık gibi duran kulaklıkları ile başları önde yürüyen çocuklarla karşılaştım. Beni pek umursamadılar. Şekerleri kendim yedim.

Klimalı postane binasında, bisiklet selesinden daha ergonomik sayılacak sandalyelerinde otururken laf anlatamadıkları müşterilerden söylenen mesai arkadaşlarım vardı. Hepsine hak veriyordum. Onlara göre kimse sırasını takip etmiyor, aracına HGS yükleyecek beyefendi ile cezaevindeki kocasına para yatıran roman kadın da aynı sıradaydı. Kimi yurtdışındaki yakınına kitap gönderiyor, kimi köyden gelen içinde salça, tarhana olan koliyi teslim alıyordu. Olmazdı ki böyle! Gün içinde bin bir çeşit insanla uğraşıyor, hepsine laf anlatmaya çalışıyorlardı. Onları duyunca güneşin altında terden kaskatı olan şapkamdan, yağmur sonrası çamura batan bisikletimin tekerleklerinden, yakın zamanda oluşacağı besbelli hemoroit belirtilerinden şikâyet etmemem gerektiğini anlıyordum. Aslında benim tam 17 gündür başka bir derdim vardı, bunu da onlarla paylaşmak yersiz olurdu.

İtiraf etmeliyim ki, göreve başladığımda böyle bir devirde bisikletle posta dağıtan bir genç olmak bana utanç vermişti. Sonra insanlara mektup götürmek gibi nispeten ulvi bir görevim olduğunu düşünmüş, biraz çaresizlikten biraz da iyimserlikten içimdeki rahatsızlığın büyümesine engel olmuştum. Öyle ya, kapılar açılacak insanlar ne zamandır görüşmedikleri dostlarından, akrabalarından belki de sevdiklerinden haber alacaktı. Hâlâ bisikletli postacılar varsa, birbirlerine e-postaya da akıllı telefon uygulamalarıyla mesaj göndermek yerine mektup yazan insanlar da vardı. Günler günleri kovaladı. Bisikletin tekerleri insanların yüzünü güldüren değil onları sinirlendiren, geren hatta üzen zımbalı kâğıtları taşımak üzere döndü. Trafik cezaları, mahkeme celpleri, icra takip bildirileri. Umduğumun aksine kimse yüzüme minnetle bakmıyordu. Üstelik çoğu, kabahatini hiç tanımadığı biri görmüş gibi mahcuptu. Çıktığım merdivenlerden, bindiğim asansörlerden omuzumda ağır bir yükle iniyordum.

Sonra bir gün dağıtıma çıkacak çuvaldan, çöplüğün ortasında parlayan bir mücevheri andıran bir zarf çıktı. İşe başladığımdan beri ilk kez gerçek bir mektup zarfı görüyordum. Gönderici ve alıcı adı okulda öğretilen kurallara uygun ve düzgün bir el yazısıyla yazılmış, zarfın sağ üst köşesi kenarı tırtıklı pullarla süslenmişti. Diğerlerinin yanında kanlı canlı ve çok güzel duran bu zarfı elime aldığımda nasıl heyecanlandığımı, mektubu sahibine teslim ettiğimde yüzündeki ifadeyi görmek için ne kadar sabırsızlandığımı anlatamam. Mesaiye başlamadan zarfın üzerindeki adı ve adresi defalarca okudum.

Sayın: Aydın Gürler
Menteş Sok. Gürler Apt. No:20/2 34674 Kuzguncuk- Üsküdar/ İSTANBUL
Gönderen: Nesrin Saatçi
Nadir Nadi Cad. Kısmet Sok. No: 4 17760 Gökçeada/ÇANAKKALE

Sabah güneşi hızla yükselmiş, geçtiğim yokuşlu sokaklar nedense o gün biraz daha dikleşmişti sanki. Yol boyu Nesrin Hanım’ın Aydın Bey’in nesi olduğunu, mektupta neler yazdığını düşünüp durdum. Acaba birbirlerine âşıklar mıydı? Ne zamandır görüşmüyorlardı, neden ayrılmışlardı? Yoksa arada küslük mü vardı? Yokuş, bacaklarımda derman bırakmaz halde yükselip durdu. Kenara çekip gölgesi cana değen çınar ağacının dibine oturmam farz olmuştu. Bunu zarfın ağırlığını elimle tartıp içindekinin kaç sayfa olduğunu tahmin etmek için yaptığımı ancak şimdi itiraf edebilirim. Zarfı çantadan çıkardım. Dokundum, evirip çevirdim, içindeki yazıları seçebilir miyim ya da içinde bir fotoğraf varsa görebilir miyim diye güneşe tuttum. Ama sadece dolgunluğundan birkaç sayfanın iç içe katlanıp zarfa konulduğunu anlayabildim. İstemeye istemeye zarfı çantaya koydum, yola devam ettim.

Üç katlı Gürler Apartmanı’nın önüne geldiğimde birden bağırsaklarımda müthiş bir hareketlenme hissettim. Sabah yediğim menemen dokunmuş olmalıydı. Bisikletimden inmeden tornistan geri döndüm. Bu mektup ve diğer tebligatlar yarını bekleyebilirdi. Postaneye geldiğimde bağırsaklarımda bir sıkıntı hissetmiyordum. Yine de rengimin, benzimin attığını söyleyen arkadaşlarımdan cesaretle amirimden izin istedim. Ertesi gün için mutlaka bir mazeret izni getirmemi tembihleyerek beni eve gönderdi. “Sadece birkaç saat dinlenmem yeterli, çantayı yanıma alayım, iyi olursam öğleden sonra dağıtıma devam ederim.” diyerek postaneden ayrıldım. Çantanın içindeki zarf, dilime de bedenime de yalan söyletmeyi başarmıştı. Öğleni, akşamı ve geceyi masamın üzerinde duran mektupla geçirdim. Şeytan, birkaç kez açıp okumamı sonra aynı şekilde zarfa yerleştirmemi önerse de henüz ona uyacak kadar iradesiz değildim.

Sonraki günler dağıtıma hep Menteş Sokak’tan başladım. Ama her seferinde kuvvetli bir el beni tuttu ve mektupla birlikte geri döndüm. Üstelik artık zarf teslim edilmiş görünüyordu. Sisteme herhangi bir TC numarasını girmiş, mektubu üzerime zimmetli PTT çantasından iç cebime aktarmıştım. Artık eve müthiş bir iç huzursuzluğu ile dönsem de silik hayatımın renklendiğini hissediyordum. Cebimde, masamda, yatağımın kenarında benimle birlikte yaşayan bu zarf, zihnimde hiç yaşamadığım bir aşkın hikâyesini yazıyor, kimi hüzünlendiriyor, kimi coşkuyla kalbimi çarptırıyordu. Neyse ki mektubu okumamıştım, okumayacaktım da. Nesrin Hanım’ı görme imkânım yoktu ama Aydın Bey’i merak etmiştim. Kaç yaşındaydı? Evli miydi? Acaba bu bir yasak aşk mıydı?

Ertesi gün Aydın Bey’i görmek için yine adrese gittim. Biraz etrafta dolandım, evi gözledim. Adı geçen dairede, pencereden toz bezi silkeleyen yaşlıca bir kadın vardı. Demek ki Aydın genç biriydi, belki öğrenci belki de benim gibi annesiyle yaşayan, henüz işe başlamış bir adamdı. Bizim nesilde mektuplaşmanın popüler olmadığını biliyordum ama belki de bu bir çocukluk aşkıydı ve Nesrin’in elindeki tek adres buydu. Nesrin’in iletişim için neden böyle eski bir yöntem seçtiğini, akşam interneti didik didik edip bir şey bulamadığımda anlamıştım. Bu devirde sosyal medya hesabı olmayan iki gencin aşkı ilgi çekiciydi. Mektuba daha da bağlanmıştım. Hatta Aydın’ı kıskanmış, böyle güzel el yazısına sahip bir kadının mektubunu almayı nasıl hak ettiğini sorgulamıştım.

Duygularım öyle yoğundu ki mektubu Aydın’a vermemeye, hatta içindekileri okumaya karar verdim. Hayat şans konusunda bana pek cömert değildi, o halde Aydın’ın şansını, birkaç kelimeyle bile olsa ödünç alabilirdim. Kıçı bisiklet selesinde nasır tutmuş bir postacı olarak bunu hak ediyordum.

O gece pek âdetim olmasa da bir şişe şarap açtım. Annem odama girip içtiğimi görünce birazdan gireceğim günahı bilmeden derin bir tövbe estağfurullah çekti. Yine de odamdan çıkarken kucak dolusu sarıldı. “Canım oğlum, geç yatıp da yarın işinde bocalama. Bak ne güzel aldın ekmeğini eline, seninle gurur duyuyorum.” Annemden yayılıp bedenimle birlikte tüm benliğimi saran bu koku sadece yasemin değil, sevginin, güvenin ve huzurun kokusuydu. Utandım. Ne yaparsan yap yanında olacağını bildiğin birini hayal kırıklığına uğratmak, dünyanın en büyük suistimal suçu olabilirdi. Şanssızlığımı, yavan hayatımı, kıskançlığımı, merakımı ve 17 günlük kabahatimi annemin kokusunda eritip mektubu sahibine teslim etmek üzere yattım.

Ertesi gün mesaiye ters istikamette olmasına rağmen artık ezbere bildiğim adrese giderek başladım. Gürler Apartmanının önünde, elimde zarfla bekledim. Artık içinde ne yazdığını merak etmiyor sadece bana ait olmayan bir emaneti sahibine teslim etmek istiyordum. Aydın’la yüzleşmeye, hatta işimi kaybetmek pahasına yaptıklarımı anlatmaya hazırdım. Birinin ona ne kadar şanslı olduğunu söylemesi gerekiyordu. Derin bir nefes alıp zile bastım. Dış kapı açıldı, yukarıdan yılgın bir “Kim o” sesi geldi. “Postaa.” dedim ama sanırım sesim çıkmadı. Boğazım kurumuş, üniformam terden sırılsıklam olmuştu. Hızla merdivenleri çıktım. Kapıyı daha önce pencerede gördüğüm yaşlı kadın açtı. Başım önümde elimdeki zarfta yazan ismi sanki ilk kez okuyormuşum gibi tekrarladım. “Aydın Gürler”

Kadının gözleri elimdekini görünce parlayıverdi. Belli ki kimden geldiğini biliyordu. Yine de sorumu yanıtlamadan ve zarfı almadan başını içeri uzattı, bu kez sesi cıvıldayan bir kuş gibiydi. “Aydııın, oğlum koş bak annenden mektup var.” Elimdeki zarf kanatlanan bir kuş gibiydi artık, tutamıyordum. Kapıya henüz okumayı yeni söktüğü besbelli bir oğlan çocuğu koştu. Dizlerimin üzerine çöktüm, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak “Aydın Bey siz misiniz?” dedim. Çocuk gülümseyerek başını salladı. Yanaklarındaki iki elma bir anda kızarmıştı. “Size bir mektup getirdim.” Çocuk uzattığımı sevinçle aldı, içeri koşmak üzereyken dönüp bana, kapatsam yaşa boğulacak gözlerimin ta içine baktı. “Teşekkür ederim postacı amca.”

Dönüş yolunda bisikletin pedallarını hızla çeviriyordum. Yine de arkamdan gelen yasemin kokusundan kaçamamıştım.

Yazarın Diğer Yazıları
İNAN Kİ SENDEN BAŞKA KİMSE YOK İÇİMDE

Onunla yeni yıla ilk kez birlikte gireceğiz. Canım karım. Evlendiğimize inanamıyorum. Sevgililik falan tamam da aynı çatı altında olmak bambaşka bir şey. Düşünüyorum da ne kadar güzel gelin olmuştu. Dalgalı saçlarının üstüne çiçeklerden bir taç takmıştı. Bizimkiler gelinliğini biraz dekolte bulmuşlardı ama neticede onun düğünüydü, karışmalarına izin vermedim. Annem biraz küsmüştü, annem hep küser zaten. […]

Devamını Oku
HİKMET İYİDİR, CEHALET FENA Bir eğitim neferi Hasan Âli Yücel

1930 yılının sonları. Mustafa Kemal Atatürk, milletvekili ve bürokratlardan oluşan bir grupla dört ay sürecek bir yurt gezisine başlıyor. Gezi boyunca yanındakilerle sıkça sohbet ediyor, yeni kurulmuş bir devletin aydınlık yarınları için neler yapılabilir, onlarla birlikte düşünüyor. Her düşünce, her soru, her yanıt onun için altın değerinde. Yine bir gece, ufuk açıcı sohbetlere ev sahipliği […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku