Baran BİLGİT
Tüm Yazıları
Temmuz Tanrısının Rüyası
Ana Sayfa Tüm Yazılar Temmuz Tanrısının Rüyası

Turkuaz bir gökyüzü, topraktan yükselen buğuyla dalgalanıyor.

Kadim bir sıcağı müjdeleyen, henüz ılık bir temmuz sabahı. Uyanıyorsunuz ama bir gariplik var. Yattığınız yerden uzattığınız eliniz boşta kalıyor. Telefonunuz yerinde yok. Alarmlar, mail bildirimleri veya çağrılar yok. Endişelenir gibi oluyorsunuz. Daha da fenası sosyal medyanın büyülü akışına katılamıyorsunuz. Merak ettiğiniz her şeyi bir dokunuşla anında gözlerinizin önüne getiren o dijital cin yok. Hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. O büyük boşluğun rahatsızlığıyla yataktan kalkıyorsunuz. İçeriden gelen cılız ve cızırtılı sesi takip edip salona geliyorsunuz. O da ne! Küçük ve tombul bir televizyon açık kalmış. Gözleriniz ona ilişiyor. Ekranda babacan ve sevimli bir adam var. Mutlu ailesiyle tatile çıkmış ve çıplak ayaklarıyla yürüyerek sürdüğü taştan arabasını park ettikten sonra büyükçe bir dinazor kemiğinden kayarak havuza atlıyor. Ekranın hemen altında Taş Devri yazıyor. Bu bir çizgi film… Üstelik birazdan Şirinler’in başlayacağı haber veriliyor. Hipnoz olmuş gibi öylece bakakalıyorsunuz. O sırada cama vuran bir doz doz böceğiyle irkilip kendinize geliyorsunuz. Gayri ihtiyari dışarı bakıyorsunuz. Her şey daha da garipleşiyor. Asfaltsız bir yolda ilerleyen seyyar bir arabada kâğıt helva ve pamuk şeker satılıyor. Bir kız çocuğu annesinin elinden tutmuş, pembe bir bulut yemiş gibi sırıtıyor. Biraz ötede lacivert camlardan örülmüş bilindik bir rezidans olması gerekiyor ama onun yerine çamur içinde derme çatma bir futbol sahası görülüyor. Birkaç erkek çocuğu maç yapıyor ve topa en iyi vurana “Tsubasa” diye bağırıyorlar. Tüm bunlar çok tuhaf ve neler olduğunu anlayamadığınız için ayılmanız gerekiyor. Hemen kahve makinenize koşuyorsunuz. İşte tuhaflık devam ediyor. Kahve makinesi de yok! Bu bir rüya mı?

Sıcak iyiden iyiye bastırıyor. Neler olduğunu anlamak için dışarı çıkıyorsunuz. Az önce top oynayan çocuklar gitmiş. Ama hemen sonra hepsini müstakil bir evin bahçe duvarına tünemiş, dinlenirken görüyorsunuz. Üstelik erik ağacının altına. Aşırdıkları yeşil ekşi erikleri birbirlerine ikram ediyorlar. Mülk sahibi görününce bir gerginlik çıkacak diye düşünüyorsunuz. Ama müşfik bir seslenişten başka bir şey duyulmuyor. Yiyin çocuklar, yiyin ama dalları kırmayın…

Yürümeye devam ediyorsunuz. En azından bir gazete alıp olan bitenden haberdar olmak istiyorsunuz. Öyle ya ne telefonunuz var ne bilgisayarınız ne de başka bir elektronik cihazınız. Bildiğiniz en yakın büfeye veya markete gidiyorsunuz. Oysaki hemen karşınıza bir bakkal dükkânı çıkıyor. Önünde metal bir gazetelik var ama bomboş. Hal bu ya hepsi tükenmiş. İçeri giriyorsunuz. İçerisi bir Narnia dolabı gibi başka bir dünyaya açılıyor. Bu rengarenk dünyayı görüp içinde kaybolmamak mümkün değil. Sakız kutuları, baharatlı çubuklar, sürpriz yumurtalar, patlayan şekerler, su fışkırtan plastik yüzükler ve buz dondurmalar ruhunuzu ele geçiriyor. Sonra bakkal amcayla bir sohbet başlıyor. Meğer sonra öğreniyorsunuz ki o gazeteleri okuyanlar bir yana onunla birlikte ekinde verilen maket evleri, oyuncakları ve ansiklopedi serilerini bekleyenler tüketmiş. Maket evler mi? Hani şu sevimli hayalet Casper’ın şatosunu kesip biçtiğiniz, kızılderili ve kovboyları ayırdığınız maketler. Bir de şu küçük yeşil askerler var tabi. Artık sabah uyandığınızda duyduğunuz o boşluk hissi dağılmaya başlıyor. Aksine içinizde unutulmuş ve yalnız bırakılmış çocuğu hatırlıyorsunuz. Ona sarılıyorsunuz ve boşluk tamamlanıyor. Bakkaldan ayrılıyorsunuz.

Kalabalık artıyor ve sıcak da. Bir an sonra kulağınızda bir şarkı çınlıyor. Hatta birden fazla şarkı. Sezen Aksu, Tarkan, Levent Yüksel, Nazan Öncel, Sertap Erener ve daha nicesi… Yalnızca sizin çalma listenizdeki değil, herkesin bildiği ve herkesin hep bir ağızdan söyleyebildiği şarkılar. Arkanızda konuşan insanları da duyuyorsunuz. Herkesin aynı sabaha uyandığını ve aynı diziyi izleyip yorumladığını, Bizimkileri, Süper Babayı, Sıdıkayı konuştuğunu, Yılan Hikayesindeki polisiyenin sokaklara oyun olarak taştığını ve kimi çocukların Ruhsar gibi kaybolup belirdiğini görüyorsunuz. Bunlar yalnızca size ait dijital platformda yayımlananlardan değil. Herkese ait olanlardan. Artık sesler ve görüntüler birbirine karışıyor. Bu kakofoniyi bir tavla zarının sesi bozuyor. Ardından bir düşeş kahkahası geliyor. Başınız dönmeye başlıyor. Ve bir an önünüzden geçen ve tekerlek jantları parlak yıldız süsleriyle donatılmış kırmızı bir bisiklet sizi kendinize getiriyor. O tekerleğin yıldızları döndükçe ruhunuz dönüşüyor. Başınızı yeniden turkuaz gökyüzüne kaldırıyorsunuz. Ve o an anlıyorsunuz. Korkulacak bir şey yok.

Yalnızca 1990ların sıcak bir Temmuz sabahına uyanmışsınız. Bu Sümerlerin Dumuzi dedikleri Temmuz Tanrısı’nın bir oyunu olsa gerek. Hasadın bereketini getiren ve doğayı tüm dirliğiyle uyandıran, yaşayan her varlığı o haşmetli ve cömert ışığıyla dirilten temmuz…

Gelin kısa bir süreliğine de olsa Temmuz Tanrısı’nın bu masalsı rüyasını gerçeğe döndürelim. Hayatımızı kolaylaştırdıkça tüketen ve onu elimizden alan şu teknolojiyi onu yok saymadan ve bir canavara çevirmeden kontrolümüz altına alalım. Her şeyi her an ulaşılabilir hale getiren ve sonra çiğneyip tükürten o dijital cini yeri geldiğinde lambasına sokalım. Bilgeliğin erdemini yalnızca yapay zekaya teslim etmeyelim. Her çağdaş birey gibi Endüstri çağının bitip dijital çağa geçtiğimiz gerçeğini biliriz ve bunu inkâr edemeyiz. Ama bu sıcak bir yaz sabahının da dijital çağa geçtiğini göstermez. Bu tüm insanların bir dijital veriye dönüştüğü anlamına gelmez. Biz rakamlar değiliz. Biz, kabloyla beslenip elektriksel tepkiler veren bir makine değiliz. Dünya hala tümüyle kararmış ve donmuş bir küre değil. İşte tam da bu yüzden tuzlu suda yüzmenin, güneşlenmenin, cırcır böceklerini dinlemenin, bir Kral mezarı görmenin, kitap okumanın, hasır sepetten üzüm yemenin, herkesle aynı anda aynı şarkıyı söylemenin, aynı filmi izleyip duygulanmanın, öpüşmenin, sarılmanın ve sohbet etmenin yeniden bir anlamı olsun. Güneşin adaletine boyun eğelim ve ısınalım. Yarından umudumuzu geri alalım.

Yazarın Diğer Yazıları
Ejderha Yılı

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar […]

Devamını Oku
Ölümsüz Aşk

Doktoru ona iyi haberler getirdiğini ve hızla iyileşme sürecine gireceğini söylediğinde, daha o an vaktin daraldığını anlamıştı. Bu elbette ölümcül hastalığının ne denli inatçı olduğunu bildiğinden, umutsuzluğundan ya da doktorun kötü bir oyuncu olmasından değildi. Bunu her sabah hastane odasındaki penceresinden gördüğü ıhlamur ağacından öğrenmişti. Gerçekleri fark ettiğinde biraz utanmıştı da. Tabii ki utanması gereken […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku