Pelin Batu
Tüm Yazıları
Yazın Tanrıları
Ana Sayfa Tüm Yazılar Yazın Tanrıları

Hayatımda bana hep ışık vermiş, iyiliğin ve güzelliğin temsili olan Işığım Işık Yenersu’ya.

Pek çok kültürde olduğu gibi Antik Yunanlılar için ışık kültürel, dini ve sembolik olarak çok önemli bir yere sahipti. İyilik ve sıcaklık onunla kendini gösterir, Dionysos’un karanlık ve diyabolik gücüne karşı Apollo’nun musikisi ve ışığı bir denge ve ahenk oluştururdu. Nietzsche’nin dediği gibi biri olmadan olmaz, trajedi bu çatışmadan doğardı. Yaz ise ışık ve aile ocağının, sıcaklığın ve bereketin zamanıydı. Yılın başlangıcı, senenin en uzun günü olan 21 Temmuz’da başlıyor, temiz yenilikleri ve yenilenmeleri temsil ediyordu. Yılın en uzun gününde en fazla ışık olduğu için güneşin armağanları için kutlamalar yapılıyor, hayatın sunduğu bereketlere hürmet ediliyordu.

Tanrılar, her daim hayatımızda olan, aşkları ve kavgalarıyla bizleri aynalayan tutkulu varlıklar olarak kendilerini gösterir, hayatın içinde gerek ritüellerde gerek festivallerde ön plana çıkardı. Mesela Antik Çağ Atina’sında zamanın tanrısı Kronos’un kutlandığı Kronia adlı bir festival vardı ki, insan keşke geri getirsek diye düşünmeden edemiyor! Bizim takvimimize göre temmuz sonu/ağustos başına tekabül eden bu festivalde roller ters çevriliyor, tüm köle sahipleri, zenginler, aristokratlar, onlara diğer zamanlarda hizmet edenlere hizmet etmeye başlıyor, nüfuzlular ve köleler bu süre zarfında eşitleniyor, beraber pikniklere çıkıp yemek yiyor ve dans ediyordu. Kronia festivali sırasında halk sokaklara taşıyor, köleler ve hizmetkârların bağırıp çağırıp sabahlara kadar eğlenmesine izin veriliyordu.

Sıcak Yunan medeniyetinin yazı, bizim takvimimizdeki temmuz, ağustos, eylül ve ekim aylarına denk geldiği için bahsettiğim yaz festivalleri aslında sonbahar kutlamalarını da içine alıyordu. Aslında eski dünyada dört değil üç mevsim vardı diyebiliriz (Küresel ısınma sağ olsun biz de iki mevsime düşüyoruz zaten!). Velhasıl yaz aynı zamanda üzümlerin etlendiği, bağların şenlendiği bir dönem olduğu için şarap tanrısı Dionysos’u da kutladığımız bir zamandı. Doğanın büyüleyici gücü bu muzip ve dengesiz tanrıda vücut buluyor, bağ bozumuna kadar Dionysos’la çeşitli kutlamalarda karşılaşıyordu. Tıpkı Kronos festivalinde olduğu gibi dizginlenemeyen şarap tanrısı sayesinde toplumdaki sınırlar genişliyor, baskılar kalkıyor, millet özgürleşiyordu (Heyhat bu özgürlük kadınlar için geçerli değildi). Yunanlıların en önemli festivallerinden biri olan Dionysia, şarap tanrısının onuruna veriliyor. Daha sonra Yunan panteonunu alıp kendilerine uyarlayan Romalılar da Dionysos’u Bacchus’a çevirmiş, kendi Baccanalia festivallerini kutlayacaklardı. Bugün Batı dillerinin pek çoğunda baccanalia’nın çılgın parti anlamında kullanılması ondandır. Fallusların sergilendiği, insanların sınırsızca eğlendiği bu şenliklerde toplumsal roller ters düz ediliyor, millet kurtlarını döküp rahatlıyordu.

Dionysia sadece şarabın ve onun uyandırdığı şehvetli sahnelerin değil, tiyatronun da çiçek verdiği bir dönemdi. Dionysos kutlamaları şairlerin en hararetle çalıştığı, tiyatro oyunların sahnelendiği bir zamandı. Bu oyunlar genellikle trajedi veya satirik içerikte oluyordu ama M.Ö. 486 yılından itibaren komediler de sahne almaya başladı. Dionysia, Atina’da Dionysos şerefine mart ayında kutlanıyor, Yunan medeniyetinin pek çok vatandaşı Atina’ya gelip oyunlar izliyor, şarkılar söylüyordu. Peisistratus adlı tiranın M.Ö. 534/531 yılında kurduğu bu festival aslında günümüzde klasik kabul edilen pek çok tiyatro eserinin yazılmasını sağlıyordu zira Dionysia aynı zamanda önemli bir yarışmaydı. Zamanın en önemli şairleri bu festival için o yıl için belirlenmiş bir tema etrafında trajedilerini kaleme alıyor, sahneliyor ve büyük bir ihtimalle kendi oyunlarında oynuyorlardı. Ciddi trajedilerin yanında şairler burlesk tarzındaki satirik oyunlar da yazıyorlardı. Kura ile seçilmiş olan jüri üyeleriyse en iyi şairi seçiyor, Atina gibi büyük şehirlerde şarap ve tiyatro kutlanırken kırda daha çok üzümün işlenmesi vasıtasıyla kutlanıyordu.

Şimdiye kadar bahsi geçen pek çok festival erkek egemen Yunan ve Roma kültürlerinin erkeksi kutlamalarından mürekkepti. Yazın başka önemli festivalindeyse kadınları daha çok görüyorduk. Yaz aylarının bir başka önemli festivali de ev ve ocağının, ailenin annesi Vesta’nın da kutlandığı zamandı. Antik Roma’da hangi sosyal sınıfa ait olursanız olun kutlanan Vesta festivalleri haziran ayında gerçekleşiyordu. Roma forumundaki tapınakta ateş her daim yanar, bir hafta süren Vestalia festivali süresince evli kadınlar tapınağa gider, orada dualar edip adak adarlardı. Kadınların armağanları karşılığında tanrıçanın aileleri kutsadığı ve evlerine mut ve kut getirdiğine inanılırdı. Bu dönem, arınma ve yenilenme, cemaat ve ailenin onurlandırıldığı bir zamandı.

Neredeyse her ayda farklı bir ilah ve farklı bir kutlama ile toplumun ferahlatıldığı, baskıların azaldığı, birlik olma, şehirli olma, kültürün sembollerine sahip çıkmanın hatırlatıldığı günler vardı eski dünyada. Bu eski ritüelleri ve festivalleri günümüzün gözüyle okuyunca bazen tuhaf, bazen korkunç, bazen de anlaşılmaz gelebiliyor. Ama son derece baskıcı olabilen, paranın ve gücün küçük bir grubun elinde tutulduğu bir sosyolojik yapıda tiyatro ile özgürleşen, rollerin çevrildiği, kadınların ve erkeklerin yan yana eğlenebildiği, tanrılara hürmet babında aslında insanın insanlığını hatırladığı oyunların ve oyuncakların olması, o toplumu güçlendiriyordu. Diğer zamanlarda tiranların iki dudak arasından çıkan söze göre hareket eden ahali yılın çeşitli zamanlarında kutlanan bu festivallerde ışığın ve iyiliğin gücünü hatırlıyordu.

Biz de ışığı kutlayalım hadi. Hortlayan tüm karanlığa ve kötülüğe inat, teatral heyecanımızdan ödün vermeyerek, üzümlerimizin üzerinde tepinelim; baskıcı, kıskanç, kompleksli, ketum ruhları görmezden gelip el ele verelim bu yaz. Bu yaz ve bundan sonraki namütenahi her yaz.

Yazarın Diğer Yazıları
Umut ve umutsuzluğun arasından

21.yüzyılın en yaratıcı ve yıkıcı yazarlarından Osamu Dazai, intihar etmeden üç yıl evvel kaleme aldığı Pandora’nın Kutusu adlı otobiyografik eserinde, insanların umutla kandırıldığı gibi umutsuzlukla da kandırılabildiklerini hatırlatır. Umudumuzun cılız ışığını karartan, yaşama sevincimizi çalan, bize umut vaat edip bizi çıkmaz bir sokağa çıkaran, heyecanlı bir yükselişten sonra İkarusvari yere çakılmamızı sağlayan umutsuzluğun da umut […]

Devamını Oku
Kadınlar Devrimi

Kadın meselesi, Cumhuriyet’imizin ilk gününden itibaren gazetelerde, meydanlarda ve siyasette büyük kavgaların ve polemiklerin nedeniydi. Kadınlar, hukuk nezdinde eşitlik, eğitim, miras, seçme hakkı talep ederlerken devleti temsil edenlerin çoğu bu hakları vermek bir tarafa, şeriatı geri getirmek için yasa tasarıları bile öneriyordu. Neyse ki Mustafa Kemal, Tunalı Hilmi, Recep Peker ve İsmet İnönü gibi vekiller […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku