Bilge ÇOLAK
Tüm Yazıları
Yeniden

Barış!” diyerek bir anda ayağa kalktı Dilek…

“Barış!” diyerek bir anda ayağa kalktı Dilek. İhsan Bey, Dilek’in bu ani hareketine anlam verememişti ama davanın gerginliği olduğunu düşündü. Aklını bir soru kurcaladı, “Bu iki genç, birbirini önceden tanıyor muymuş?” Merakını gidermek için Barış’a döndü, “Tanışıyor musunuz?” Barış’ın yüzünde gizlenemeyecek bir gülümseme oluşmuştu; Dilek’in, içeri girdiği andan itibaren ne yapacağını bilemez tavrı hoşuna gitmişti. İhsan Bey hafifçe dürttü onu, “Oğlum, iyi misin? Geç, otur şöyle. Bugün de herkeste bir haller var, havalardan mıdır… Biz konumuza dönelim ama ondan önce söyleyin bakalım, siz önceden tanışıyor muydunuz?” Barış, İhsan Bey’in sözleriyle irkilerek üstüne çekidüzen verdikten sonra gösterdiği yere, Dilek’in yanına, oturdu. Dilek, hâlâ olayın şokundaydı. Gözlerini zeminden ayırmıyor, elleriyle oynayıp duruyordu. Barış söze girdi, “Evet, tanışıyoruz. Hem de çok uzun zamandır. Biz çocukluk arkadaşı sayılırız.” Dilek, nihayet gözlerini zeminden uzaklaştırdı ve Barış’ın sözünün arasına dahil oldu, “Çocuklukta tanışmış olabiliriz ama öyle yakın arkadaş değildik.” Barış sözü devraldı, “Niye öyle diyorsun Dilek? Çok da güzel anlaşırdık İhsan Bey; oyunlar oynardık, bol bol sohbet ederdik… Laf aramızda, Dilek’in bütün büyük sırları bendedir.” Sözünü bitiremeden Dilek girdi araya, “Asla böyle bir şey yok! Kendisiyle en uzun sohbetimiz birkaç dakikadan ibarettir. Ki bu süre de bir sırrı anlatmak için çok kısa, takdir edersiniz ki…” Artık İhsan Bey’in varlığını unutmuş gibiydiler, biri konuşurken diğeri sözün arasına girmek için fırsat kolluyordu. Zamanla bir atışmaya dönüştü bu. En sonunda İhsan Bey, iki tarafı da sakinleştirecek birine ihtiyaç olduğunu düşündü, “Çocuklar!” Ayağa kalktı ve hemen yanlarındaki tekli koltuğa oturdu, “Şu anda geçmişteki anıları kurcalamanın vakti değil. Önemli bir davaya bakacaksınız. Bu da demek oluyor ki ciddi bir işbirliği yapmanız gerekiyor. Bahsettiğinize göre birbirinizden çok hoşlanmıyor olsanız da öncesinden tanışıyor olmanız bile çok büyük bir avantaj. Eminim, dava üzerine çalışırken de büyük faydası olacaktır. Size kolaylıklar diliyorum. Barış, dava ile ilgili bilgileri Dilek’ten alabilirsin. En başından beri ondaydı bu dava. Çok da büyük bir çaba gösterdi, şimdi bu büyük çabaya sen de dahil oldun. Hadi bakalım çocuklar, güveniyorum size!” diyerek heyecanla kalktı oturduğu koltuktan. Barış da yavaşça ayağa kalktı. Dilek, oturduğu yerde öylece duruyordu. Barış, eğilerek kulağına fısıldadı, “Anlıyorum, başarımı pek kaldıramıyorsun. Ama İhsan Bey’in yanında yapma bari. Tamam, benden sana bir kıyak. Bir yerde otururuz, başarıya giden birkaç küçük ipucunu paylaşırım seninle.” Yüzünde yine o rahatsız edici gülümseme… Dilek, sert bir bakış attı ona. Yan yana çıktılar odadan. “Tatlı adammış. Öyle olmasa senin kaprislerine nasıl katlanırdı gerçi!”, yine muzır kişiliğini ortaya koymuştu Barış. Avukat Hanım’ın ne kadar öfkeli olduğu yüzünden kolaylıkla okunuyordu. Bir kelime daha söylerse patlayacaktı. Dişlerini sıkmaktan çenesi ağrımıştı. Barış, bir cevap alamayınca arayı yumuşatma çabalarıyla söze girdi bu defa, “Tamam Avukat Hanım, kızmayın… Sadece takılıyorum size.” Dilek, hızlı hızlı yürürken bir anda durdu, arkasını dönüp konuşmaya başladı, “Bana takılma ya, hiçbir şey söyleme bana! Hatta mümkünse gözüme gözükme!” Barış, Dilek’in ne kadar öfkelendiğinin iyice farkına varmıştı bu son dönüşle, “Tamam, konuşmamaya varım. Ama gözüne gözükmek zorundayım çünkü biliyorsun, aynı davaya bakacağız ve bu, çok önemli bir dava; üstelik uzun çalışma istiyor.” Arabalarının yanına gelmişlerdi. Avukat Hanım, aracının yanına öyle bir hışımla gidiyordu ki Barış, durdurmak için bir hamle yapacak oldu ama sonra vazgeçti. Yüzündeki tebessümle arabasına oturdu. Dilek’in aksine onun hareketleri gayet sakindi. Avukat Hanım’ın arabaya binmesiyle inmesi bir oldu, “Bugünü mü bekledin!” Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Barış, taktığı güneş gözlüğünün üstünden Dilek’in ne yaptığına anlam vermeye çalışarak onu izliyordu. Bir süre sonra ona yaklaştığını gördü. Kendisine bağırıp çağırmasından tedirgin olduğunu anladığında büyük bir kahkaha attı. Günün çoğunda melek gibi olan sakin Dilek’in sinirli hâlini kimse tanıyamazdı, tanımak da istemezdi! Avukat Hanım, Barış’ın arabasına ilerlerken topuk sesleri bütün sokağı inletiyordu. Camına üç defa sertçe tıklattı. Barış, arabanın camını indirdi, “Hayırdır Avukat Hanım? Arabanızla ilgili bir sorun mu var? Yoksa beğenmediğiniz Avukat Barış’tan yardım istemek için mi teşrif ettiniz?” Dilek derin bir nefes aldı, tüm bu kendini beğenmişliklerine katlanamayacağını düşünüp geri dönecekti ama halletmesi gereken birçok iş, dolayısıyla gitmesi gereken çok yer vardı. Taksiyi arasa gelip gelmeyeceği belli değildi, günün en yoğun zamanlarıydı. Az önce bağırdığı ukala bir adamdan yardım istemiş gibi olmak da istemiyordu. Ama çareler tükenmezdi: Birlikte baktıkları bir dava vardı ve bunu konuşmak için bugünün çok uygun olduğunu düşündü, “Ne münasebet! Kendi işimi kendim halledebilirim. Ama biliyorsun, birlikte takip edeceğimiz bir dava var ve senin de dediğin gibi üstüne çok çalışmalıyız. Ne kadar erken başlarsak o kadar iyi!” Barış, Dilek’in kendisinden dolaylı yoldan da olsa yardım ricasında bulunduğunu anlamıştı, bir şekilde yanına gelip küçük bir iyilik istemesi hoşuna gitmişti; gülümsemeye dönen tebessümünü gizlemeye çabalasa da olmuyordu. Ciddiyetini takınmaya çalıştı, saatini kontrol ederek “Yani… Aslında çok önemli işlerim var. Gün de bitmek üzere… Ama konu mesleğimse her zaman müsaitim, sevgili meslektaşımın ricasını da geri çevirecek değilim. Yalnız, dava dosyasını arabada unutmuşsun galiba.” dedi. Dilek, bir umut boş ellerini kontrol etti. Kızaran yüzünü görmemesi için hızla arkasını dönüp dava dosyasını aldıktan sonra Barış’ın arabasına bindi. Yüzünde, süt dökmüş kedi masumluğu yoktu ama az önce yaşadığı utancı hafızasından silmek için onun kadar sessizdi. Dosyaya sıkı sıkı sarılmıştı araba hareket ettiğinde. “Eee, nereye gidiyoruz? Benim bildiğim bir lokanta var yakınlarda, yemekleri leziz…” diyerek bu soğuk ortamı yumuşattı Barış. Avukat Hanım’ın yüzü, bir şeylerianlamlandıramadığını açıkça gösteriyordu, “Böyle önemli bir davayı lokanta gibi kalabalık bir yerde mi konuşacağız?” Barış, hiç bozuntuya vermedi, ifadesini değiştirmeden konuşmaya başladı, “Davayı konuşmayız bugün. Biliyorum, dosyayı da aldın ama bu kadar uzun süre görüşmemişiz; arkadaşını hiç özlemedin mi, sırdaşını?” Dilek, başını iki yana sallayarak gülümsedi, “Hiçbir zaman ‘sırdaşım’ olmadın. Bilseydim sırdaşım olmak için bu kadar hevesli olduğunu sevdiğim rengi falan söylerdim, küçük bir sır!” “Mavi.” dedi Barış, sözlerine devam etti, “En sevdiğin renk mavi. Bak, sırrımız varmış demek ki!” Avukat Hanım, yüzündeki gülümsemenin büyümesine engel olamadı, bunun için çabalamadı da… Belki de Barış, geçmişteki Barış değildi. Yeniden tanışma fırsatı olabilirdi bu yemek, daha olası bir tanışma olurdu belki de… Yeniden tanıdığında onu, her hareketi bu kadar rahatsız etmezdi belki… “Sonuçta mesleğimiz için sık sık bir arada olmak zorunda kalacağız. Arayı iyi tutmak, mühim…” diye aklından geçirdi Dilek.

Yazarın Diğer Yazıları
Kırmızı Boyalı Ev

Elinde, kenarları iyice yıpranmış küçük bir not kağıdıyla etrafına şaşkın şaşkın bakarak ağır adımlarla yürüyordu. Çevresindeki evlerin hepsi birbirine benziyordu. Hepsi kırmızı boyalıydı, penceresi rengârenk çiçeklerle süslenmişti. Gerçek olamayacak kadar samimi ve güzel bir yerdi. Herkes burada bir aile gibi olmalı, diye düşündü. Her evin önünde küçük bir bahçesi vardı. Kimi en sevdiği çiçekleri dikmişti […]

Devamını Oku
Cumhuriyet’imizin Doğum Günü Kutlu Olsun!

Annesi kıyafetlerini düzeltirken Ata durmadan şikâyet ediyordu, “Hadi ama anne, törenin başlamasına çok az kaldı!” Annesi son olarak kırmızı papyonunu düzeltirken onu ikna etmek istercesine, “Tamam oğlum, bitti işte. Pek bir yakışıklı oldun!” dedi. Ata, karşısındaki aynada kendini süzdü, “Çok yakışıklı oldum, değil mi anne? Tıpkı Gazi Paşa’mız gibi…” Annesi gülümseyerek onayladı onu. O da […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku