Baran BİLGİT
Tüm Yazıları
Boşluk

Gözün anatomisini incele bakalım,gizemli bakış dediğin şey neredengeliyormuş? Bütün bunlarromantizm, saçmalık, çürümüşlük, sanatyapma hevesi. İyisi mi gel seninle şu böceğebakalım.” demişti Turgenyev’in nihilist oğulBazarov’u. Öyle ya hiçbir otoriteyi, tarihi,sanatı ve nice soyut ve sosyal ilmi, fikirleri vegelenekleri yadsımak onun yaşam felsefesiydi.Peki doğru muydu tüm bunlar? Ezeli ve ebediolduğu iddia edilen kocaman bir evrende,karanlık bir boşlukta […]

Gözün anatomisini incele bakalım,
gizemli bakış dediğin şey nereden
geliyormuş? Bütün bunlar
romantizm, saçmalık, çürümüşlük, sanat
yapma hevesi. İyisi mi gel seninle şu böceğe
bakalım.” demişti Turgenyev’in nihilist oğul
Bazarov’u. Öyle ya hiçbir otoriteyi, tarihi,
sanatı ve nice soyut ve sosyal ilmi, fikirleri ve
gelenekleri yadsımak onun yaşam felsefesiydi.
Peki doğru muydu tüm bunlar? Ezeli ve ebedi
olduğu iddia edilen kocaman bir evrende,
karanlık bir boşlukta salınan ve delirmemek
için kendi kendini avutan bir takım mahlukun
uydurması mı tüm yaşadıklarımız ve
yarattığımız tüm o kültür?

Geçmişin ve geleceğin bir yanılgı
olduğu ve algıladığımız tek gerçeğin – ki
o da tartışmalıdır – An’lardan oluştuğunu
düşündüğünüzde, evet bir boşluk hissi her
yanınızı kaplar. Oysaki gözardı edilen en
önemli şey boşluğun, An’ın, dolmak için
beklemesidir. Hem de müthiş bir teslimiyet
ve sabırla… Ne ile dolar o boşluk? Mesela o
kadim menkıbelere konu olan, günümüzde ise
neredeyse köhnemiş ve demode ilan edilecek
olan “aşk” ile. Peki aşk da bir saçmalık mıdır
ve doldurur mu boşluğu? Nerede bulunur
bu aşk? Sıcak denizlerde mi yoksa kırılgan
bir sonbaharın ilkokul gününde mi? Beyaz
bir elbisenin içinde mi yoksa iş yerinde mi?
Sanatta mı, ilimde mi, beşikte mi?

Aşkı kimde buldun, nerde ararsın gibi soru
sorulmaz. Akıl ve soruyla, istikamet ve planla
aşk yolu bulunmaz. Aşk akılsızca ve sessizce,
menzilsiz ve el yordamıyla aranır. Senin aşkın
sendedir. Seninledir. Hep içindedir. Sen onu
bazen isteyerek biriyle paylaşırsın bazen
de sen farkına bile varmadan biri gelir alır
senden, hatta o bile farkına varmaz bazen
bunun. Veya bir şey yaşanır ve aşkın kopar
senden. Aşk senin içinden kendi içgüdüsüyle
akar gider. Aşk kendi diliyle konuşur ve
sana ihtiyacı olmadan uçuşur… Bir de içinde
aşk olmayanlar vardır. Onlar yitip gidenler,
kendini kaybetmeye ve tüm ömrünü bir yol
aramakla geçirmeye mahkum olanlardır. Bir
insanın içinde nasıl aşk olmaz? Ya da varsa
bile nasıl canlanmaz? Boşluk varsa yanmaz
da ondan. Önce boşluğu doldurmak, kuruyan
toprağı yeşertmek gerekir. Sonrası bir
kıvılcıma bakar. O kıvılcım ki külhan oluverir.

Şart değildir elbette aşk. Boşluk başka
türlü de dolar. İnsanca yaşamakla mesela,
yalan söylemeden kazandığın bir insanla.
Galip gelmek için değil de güzel vakit
geçirmek için girdiğin bir yarışla veya toprak
doyduğu için sebzelerin adına değil de sırf
yağmurun devinimi için şükretmekle.
Bir öykü duymuştum zamanında, çok
kıymetli birinden. Eski zamanlarda bir adam
her akşamüstü vaktinde evinden dışarıya
baktığında uzaklarda, altından camları olan bir
köşk görür ve derhal dışarı fırlayarak o köşkü
bulmak için yollara düşer. Pırıl pırıl parlayan o
altın camları görmeye çalışarak yolu bulmaya
çalışır. Yürür, dolanır, dolaşır ama köşkü
bulamaz. Akşam olup da güneş tamamen
battığında ise köşk gayba karışmış gibi yok
olur. Adam evine geri döner ve bu döngü böyle
sürer gider. O köşk hiç bulunamaz. Ta ki bir
gün, belki “gizemli bir bakışla” o camların
güneşin yansıması ile parladığını ve altından
olmadığını anlayana kadar. Tıpkı simyacının
hazineyi bulma yolculuğunda olduğu gibi belki
o da hazinenin yolun bizzat kendisi olduğunu
fark etmiş olmasın.

Tüm bu hikâye bir yana, Bazarov gerçekten
haklıysa ve her şey ama her şey bir oyundan
ibaretse bize ne olacak? İşte o zaman şunu
hatırlamalı: Hayat bir oyunsa bile her oyunun
kuralları vardır. Hiç kimse kuralsız bir oyunu
oynayamaz, oynamak da istemez. O zaman
kendine en anlamlı gelen kuralı seç ve oyuna
devam et. Aksi halde delirir ve yok olursun.
Ve unutma, mutlu olmak kolaydır.
Zor olan, mutlu olmanın kolay olduğunu
anlamaktır.

Yazarın Diğer Yazıları
Ejderha Yılı

Ülker takımyıldızının yedi kandili de sönmüş ve berrak bir gecenin göğünde kutlanmış ulu bir ay parlamıştı. Bizzat bu görklü ayın ışığından yaratılan Ayaz Ata mavi, nurdan peçesini kaldırmış ve olanca gücüyle üflemişti soğuk nefesini yukarıdan yerdekilere. Böyle bir 21 Aralık gecesi, bir anda geliverdi kış, Akçam ağacının altında birikmiş Asyalı bir Türk boyunun üzerine. Hanlar […]

Devamını Oku
Ölümsüz Aşk

Doktoru ona iyi haberler getirdiğini ve hızla iyileşme sürecine gireceğini söylediğinde, daha o an vaktin daraldığını anlamıştı. Bu elbette ölümcül hastalığının ne denli inatçı olduğunu bildiğinden, umutsuzluğundan ya da doktorun kötü bir oyuncu olmasından değildi. Bunu her sabah hastane odasındaki penceresinden gördüğü ıhlamur ağacından öğrenmişti. Gerçekleri fark ettiğinde biraz utanmıştı da. Tabii ki utanması gereken […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku