Kürşat BAŞAR
Tüm Yazıları
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo
Ana Sayfa Tüm Yazılar Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi
sol kulağından hiç çıkarmadığı bir
kulaklığı vardı.

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Bugünlerde herkes kulağında kulaklıkla dolaşıyor. Ya müzik dinlemek ya da telefonla konuşmak için.

Ama dedeminki duyma kaybı nedeniyle taktığı eski bir kulaklıktı.

Gerçi bazıları onun, kulaklığı duyma güçlüğü yüzünden değil anneannem yüzünden taktığı konusunda ısrarcıydı.

Çünkü bazen fısıldayarak konuştuklarımızı bile duyar kimi zamansa (özellikle anneannemin söylenmelerini) yüksek sesle konuşmaları bile işitmezdi.

O zamanlar ona bakıp yaşlandığımda sağır olmaktan korkardım.

Çünkü o zaman artık müzik dinleyemeyeceğimi düşünürdüm.

Müzik benim için her zaman esrarlı bir yolculuktu.

Küçükken evdeki büyük ahşap radyonun kocaman düğmesini çevirip ülkeleri, kentleri, dilleri geçmeye bayılırdım.

Bu benim sıkıcı yaz öğlesonralarında, soğuk kış akşamlarında en büyük eğlencemdi.

O radyo sanki ışıklı bir küre gibi beni olduğum yerden alır, o anlamadığım dillerin konuşulduğu, hiç görmediğim ülkelere, uzaklara taşır, o birbirinden farklı müzikler, şarkılar sanki gözlerimi kapatsam oraları görecekmişim gibi beni eşsiz bir yolculuğa çıkartırdı.

Abdülhak Şinasi Hisar geçmiş zamanları anlatırken radyoyu şöyle tanımlıyor:
“O zamanlar bizi nafile olduğunu bildiğimiz uzun yollara düşmekten koruyan, beyhudeliği yüreğimize işleyen ziyaretleri yapmaktan kurtaran, eski zaman ellerinin besmelesiz açmayacakları, hayır veya şer, içindençıkacak haber bizi ya mesut ya bedbaht edebilecek bu “kutu” uzak sesleri gizlice duymak çaresi, rahatı ve zevki yoktu. New York’tan gelen fokstrotları, Arjantin’den gelen tangoları, Küba’dan gelen rumbalarıyla cazın coşkunlukları da yoktu. Günümüzün ve gecemizin katığı olan ve artık esiri bulunduğumuz, daima canlı ve cerbezeli bir çalgı, söz, haber ve şarkı kaynağının düğmesine dokunuverince fışkıran çeşmeleri ve çağlayanları yoktu…” Evet, “uzak sesleri gizlice duymak…” belki de beni bu kutunun başında saatlerce oturtan da buydu.

Sonraları konserlere, operaya, baleye gittiğim zaman da hep oturduğum koltuktan bambaşka yerlere gittiğimi hissettim.

Evet müzik böyle bir şeydi. Bizioturduğumuz yerden alıp uzaklara, belki geçmişe, belki tanımadığımız insanlara, belki yitirdiğimiz dostlara ulaştıran bir yolculuk.

Aynı zamanda kendi içimize, çocukluk çağrışımlarımıza bizi taşıyan bir yolculuk.

İşte küçücük bir çocukken o eski radyonun başında başlayan müzik aşkı beni hiç bırakmadı.

Elbette o zamanlar, gün gelip dünyanıno radyodan ulaştığımı hayal ettiğim ülkelerinde kendi çalgımla sahneye çıkacağım aklımdan bile geçmiyordu.

Önce Sinatra’lar, Nat King Cole’lar, müzikaller ve babamın çok sevdiği Türk müziği şarkıları derken halamların gençlik yıllarının hafif müzikleri…

Hâlâ bugün zaman zaman dinlemekten büyük keyif aldığım The Beatles ve tabii ortaokul yıllarında rock döneminin en parlak yılları…

O albümleri elimize aldığımızda nasıl heyecanlandığımızı hatırlıyorum şimdi.

Bir yerlerden binbir güçlükle bulunan plaklar, yine bir yerlerden duyduğumuzefsanevi hikâyelerle bezenir, albüm kapağı eskimesin diye hemen naylon geçirilir, şarkı sözleri, resimler, desenler albüm çalarken ezbere alınırdı.

Önce piyano, sonra davulla başlayan çalma serüveni cazla tanıştıktan sonra yerinisaksofona bıraktı. Yıllar içinde yazarlık, gazetecilik, programlar derken çok fazla uğraşamadım bu çok sevdiğim sazla.

On, on iki yıl önce tekrar elime aldığımda artık onunla yeni bir serüvenebaşlayacağımızı, birlikte gerçek bir yolculuğa çıkacağımızı anladım.

Öyle de oldu.

Dünyanın her yerine aynı zamanda geçmişe, çocukluğa her keresinde farklı her keresinde çocuklukta çıkılan yolculuklar gibi heyecan veren bir macera…

Hâlâ kulaklarıma bir şey olmasından korkuyorum ama, o korku geçmedi…

Yazarın Diğer Yazıları
Afiyet Olsun

İstanbul’da, Taksim’de, Gezi Parkı’nın hemen önünde açılan ilk ünlü fast food restoranını hatırlar mısınız? O güne kadar Amerikan tarzı hamburgeri;sanırım Ankara Çankaya’daki bir bahçede, bir de Çeşme Ilıca’da yemiştim. İstanbul Şişli’de ünlü bir hamburgerci de vardı ama o daha çok kendine özgü bir hamburgerdi: Kristal. McDonald’s Taksim’de açıldığında günlerceönündeki kuyruk bitmek bilmemişti.Elbette dünyanın en büyük […]

Devamını Oku
Dedemin kulaklığı ve eski, ahşap radyo

Dedemin, İsmet İnönü’nünki gibi sol kulağından hiç çıkarmadığı bir kulaklığı vardı.

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku