Kaan Murat YANIK
Tüm Yazıları
Dora

Onu düşündükçe bedeninin bir hayal zarıyla sarındığını hissediyordu.

Onu düşündükçe bedeninin bir hayal zarıyla
sarındığını hissediyordu. Parmaklarının
kılcal çizgilerinde hala onun güzelliğinin
büyülü tozlarının gezindiğine inandığı için üç gündür ellerini bile yıkamamıştı.
Eylülün son demleriydi. Serin bir esinti vardı.
Dün, ondan önceki gün ve son iki aydır her akşamüstü yaptığı üzere, kışladan kaçıp Galata’nın
Rum dilberleri ve meyhaneleri ile ünlü mahallesine
varmıştı yine. Rüzgâr geniş ak gömleğinin içine
dolup esmer, güçlü bedenini ürperttikçe gayri
ihtiyari gülümsüyor ve mahmur gözlerini ovalayarak karşısında dikildiği cumbalı evin üst katındaki
nakışlı pencereye bakıyordu.

Adı Dora’ydı kızın. Rüstem, onu iki ay önce bu
pencerede görmüş ve o an içindeki ormanın tutuştuğunu hissetmişti. O günden sonra da bu kızın
etrafında uçuşan pervanelerden biri oluvermişti.
Rüstem âşıktı. Bu yakıcı, zehir tabiatlı kuvvet
onu kısa vadede bambaşka birine dönüştürüvermişti. Zamanını, parasını, aklını ve ruhunu işbu
sevdanın yoluna serivermişti.
Dora’nın bir kerecik sütlü gülüşü için canını
vermeye bile razıydı.
“Kirpikleri, kâinatın tüm yeşilini süpürüp iki
küreye dolduran bir süpürge sanki…” diyordu, kendi
kendine onu tasvir ederken.

Dün yine bir harabelikte kollarının arasına
almıştı Dora’yı. Onun billur boynundan yükselen rüya kokusunu uzun uzadıya içine çekmiş ve
kulağına Şair Nedim’in en müstesna beyitlerini fısıldamıştı. Ancak tüm iltifatlara rağmen Dora’nın
yüzünün gülmediğini fark edince Rüstem kaygılanmış ve nedenini sormuştu. Dora ise bir zamanlar zangoçluk yapan babasının yine fenalaştığını
söylemişti.
Rüstem, kısa bir muhasebenin akabinde elini
kuşağındaki kadife keseye götürerek kalan son
parasını yine hekim getirmesi için Dora’nın avcuna
koymuştu.

İlk kez yaptığı bir şey değildi bu. Zira onunla el
ele, göz göze oturdukları günden beri çocukluğundan itibaren biriktirdiği tüm parasını bu uğurda
feda ederken tereddüt bile etmemişti Rüstem.
Rüstem’in bu kıza mütemadiyen para verdiğini
öğrenen arkadaşları;
“Bu nevi Rum dilberleri bilmez misin! Kaptırma
kendini arkadaş! Alimallah bir bakarsın cascavlak
kamışsın.”
“Durmuş doğru söyler Rüstem’im. Kim bilir senin gibi kaç saf oğlanı birden idare ediyordur. Belki
babasının hastalığı filan bile dümendir. Kendini
daha fazla yoldurma. Zaranın neresinden dönsen
kârdır.” demişlerdi.
Fakat Rüstem, bu cümleleri duyunca öfkeden
deliye dönmüş ve arkadaşları ile yumruk yumruğa
kavgaya tutuşmaktan geri durmamıştı.
Koğuştaki diğer yeniçeriler araya girmese “can
yoldaşlarım” dediği iki arkadaşını öldürmesi işten
bile değildi.
Kavganın ardından Rüstem koğuştan çıkıp
gittikten sonra gün görmüş ihtiyar bir yeniçeri,
diğerlerine; “Aşk denen meret, böylesine kalın ve
efsunlu bir perdedir işte. Göze indi miydi; akıl, tüm
gücünü yitirip kalbe teslim olur.” demişti.

Rüstem, Dora’nın evinin önünde epey müddet
bekledikten sonra tıpırdayan göğüs kafesine elini
koyup kafasını göğe kaldırdı. Güneş, birbirine bilenen barudî renk bulutların ardına kaçmıştı.
“Ah şu tez canlılığım. Çok erken geldim…” dedi
kendi kendine. Akabinde de; “Onun suçu yok ki.
Bana söylediği vakte daha saatler var. Zavallı babasının çorbasını içiriyordur şimdi.” diye ekledi.
Kuşağından iki tırnak tütün çıkarıp sardı ve sigarasının dumanını iştahla ciğerlerine çekti. Peşinden
kollarını iki yana açıp taliminde kılıç sallamaktan
ötürü gerginleşen kaslarını rahatlatmaya çalıştı.
Güzel bir düş görmüştü, dün gece. Rüyasındaki
göz alabildiğince uzanan ayçiçeği tarlasının her
çiçeğinde Dora’nın yüzü vardı. Rüstem, o yüzlerin
her birinin önüne geçip sevgilisinin tebessüm eden
güzelliğini izliyordu.

Rüstem, düşünün teferruatlarını düşünerek
söğüt ağacının altında bir ileri bir geri yürümek
suretiyle zamanın zırhını kırmaya çalıştı. Susamıştı.
Köşedeki yaldızlı çeşmeden su içmek için oraya
doğru seğirtti. Çeşmenin yanı başında duran köhne
maşrapaya elini götürmüştü ki, birden yer ayaklarının altından kayıverdi sanki. Tepeden tırnağa her
yanını korkunç bir titreme yeli aldı.
Gözlerini açıp kapattı. Dora’nın evinden biri
çıkmıştı. Üstelik bu adam, Rüstem’in daha evvel
Galata’da defalarca karşılaştığı namlı zamparalardan bir tüccardı. Adam, burma bıyıklarını düzeltip
üstüne başına çekidüzen vererek gözden kaybolana
kadar Rüstem öylece kaldı yerinde. Adeta bir heykele dönüşmüştü.

Gök gürleyince, bir kabustan uyanırcasına
silkinip çeşmenin pütürlü taşlarına çöktü Rüstem.
Kafasını ellerinin arasına aldı. Bilincinde bir hançer
kesiği peyda olmuştu. O kesikten tüm hayatının
akıp gittiğini hissetti.
Yarım saat sonra Dora ile evin yakınındaki harabede buluştular. Dora’nın yanakları pembeleşmişti.
Nefesinden katmerli bir içki kokusu yayılıyordu.
Kız, onu görür görmez var gücüyle Rüstem’e
sarıldı, her zamanki gibi… Ancak Rüstem kollarını
boşlukta sallandırmakla yetindi. Dora, Rüstem’in
ona karşılık vermediğini görünce; “Neyin var?” diye
sordu, endişeyle.
Rüstem, kederle gülümsedi. Kısa bir sessizliğin
ardından o anki durgun halinden beklenmeyecek
bir çeviklikle uzanıp sevgilisinin saçından üç beş
tel kopardı ve sarı saçları avcunda sıkarak gerisine
dönüp süratli adımlarla harabenin girişine yürümeye koyuldu.

Doran onun ardından bir adım atıp durdu ve
yalnızca; “Rüstem…” dedi.
Rüstem, harabelikten uzaklaşıp yaldızlı çeşmede
ellerini yıkadı. Ardından ağır adımlarla Haliç’in
yolunu tuttu.
Deniz kıyısında, alaca serinlikte saatlerce
oturduktan sonra başını kaldırıp karanlık geceye
dağılan ışıltılı yıldızlara baktı. O esnada bir yıldızın
kaydığını görünce kurumuş dudaklarını aralayıp
şöyle fısıldadı;
“İyi ki geçiyorsun zaman. Ya acının en derinime
işlediği bir anda donsaydın?”

Yazarın Diğer Yazıları
Güzeşte

Sadabad’a çıkan yollardaki tüm ağaçlara yetecek kadar muska yoktu fakat yine de İstanbul’un en güzel yerleri bu muskalar olmadan tehlikede olur diye korkuyordu şair. Bu güzel şehrin kutsiyeti onun şiirleriyle ziyadeleşmişti, bu sebeple İstanbul için yazdığı her şiirin ardından yeni bir muska bulmaya çabalardı. Sadabad’a doğru yaptığı uzun yürüyüşlerin ardından kaftanının sol cenabına çaprazlama astığı […]

Devamını Oku
Bir Sabah Şarkısı

Sabah ezanı okunmaya başladı mı, 1985 model mavi Vosvos’umun altından çıkar, mahmur adımlarla en yakındaki olan çöp kutusuna yürürüm. Güneşin portakal ışıkları henüz dökülmemiştir sokaklara. Biraz kulak kabarttığımda apartmanlardan gelen uyku baloncuklarının patlamalarını, zır zır öten alarm seslerini, bazen de sosyete olduğunu tüm İstanbul’a ilan eden teyzenin son ses çaldığı Chopin’i duyarım. Bu teyzenin bana […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku