Haydar ERGÜLEN
Tüm Yazıları
Ele Güne Karşı MFÖ – Türkçe Sözlü
Ana Sayfa Tüm Yazılar Ele Güne Karşı MFÖ – Türkçe Sözlü

Ele Güne Karşı MFÖ – Türkçe Sözlü

MFÖ yazılır, MazharFuatÖzkan olarak okunur dersem, zaten öyle okuyoruz dersiniz haklı olarak! Üç harfin çoooook uzun yıllardır birbirlerine bu denli yapışık, bağlı ve içiçe geçmiş olduğunu görmedim desem, bu kez de örnek istersiniz ve yine haklı olarak, ABC gibi derim ya da XYZ gibi, 123 gibi.

Açıp bakmayacağım kaç yıl oldu diye. Tarih yalnızca yıllar, bilgiler, belgeler midir? Her insanda kim bilir kaç tarih vardır? Herkesin ilk âşık olma, elele tutuşma, öpüşme, acı çekme, ayrılık treninin ardından ilk koşma, ilk mektup, “kalbe dolan o ilk bakış”, İlk Görüşte Aşk tarihleri elbette başkadır. Daha başka olansa, kuşakları birbirine bağlayan müzisyenlere, gruplara ne zaman yetiştiğidir?

Bu biraz da Cumhuriyet gazetesi okumaya benzer, dedenin artık gözleri seçmemeye başlayınca İsmet Paşa’nın tam sayfa yayımlanan demeçlerini sesli okumak sana düşmüştür, yakındığın filan da yoktur bundan, okumayı da öyle sevmişsindir, Cumhuriyet’le her iki anlamda da aynı ailedensinizdir zaten, 100 yıldan beri baban da okurudur gazetenin, sen de 60 yıldır okuyorsun.

Başka gazeteler de var, onları da kuşaktan kuşağa okuyan var mı, kaldı mı bilmiyorum, çoğu el ve çizgi değiştirdiği için gazete olmaktan çıkalı da çok oldu bu arada, Cumhuriyet de zaman zaman yönetim ve anlayış değiştirdi, değiştiriyor ama temelde cumhuriyetçi, laik niteliklerini koruyor ve 99 yıllık, yani Cumhuriyet’le yaşıt tek gazete.

Gazete Cumhuriyet’le yaşıt da, MFÖ? O hepimizle yaşıt. Herkes ondan bir şarkıyı unutmaz, benim unutmadığım “Bu sabah yağmur var İstanbul’da” şarkısıdır ilk, sonra başka şarkıları da, “Bodrum Bodrum”, “Güllerin İçinden”, “Ele Güne Karşı”, “Yalnızlık Ömür Boyu”, “Sarı Lale” ve daha… 40 yıldır unutulmaz şarkılar. Tam da o yıl grubun ilk albümü “Ele Güne Karşı” çıkmış, 1984’te. Başlangıcına yetişmişim, 28 yaşıma yetişmiş o da. ‘Biz onun şarkılarıyla yetiştik!’ cümlesinde klişenin haklılığı vardır, ve herkes başka bir şarkıyla yetişir, üzerimizde anasütü gibi hakkı olan şeylerden söz ederken şarkıları da unutmamak gerekir, şiirleri de ben ekleyeyim!

Mazhar Alanson, sonra kendi başına da albümler yaptı ama hem grubun adı da onunla başlar hem de izlenim olarak grubun başı da o gibidir. Diğerlerinden de daha büyük durur yaşça. Biraz da şımarık durur, İstanbul’da Bebek’te Arnavutköy’de ya da Suadiye’de, Caddebostan’da yetişmiş gibidir ama, taşrada yetişmiş ve sonradan büyük şehre gelmiş bir memur çocuğu olması da yabana atılacak bir tahmin sayılmaz. Geç gelip hepsine yetişmek bir yana, onları çırak çıkaran bir bitirim! Dışarıya karşı değilse de içeriye karşı külhani, bitirim bir havası vardır Mazhar’ın. Sesinde de hissedilir.

Üçü bir arada olduğundaysa, işte hepimizin hemen hemen aynı yıllara rastlayan çocukluğumuzun, gençliğimizin anıları canlanır. Bunlar uzak anılardır çoğun bizim anılarımız da değildir, kolektiftir ve tam da bu yüzden uzakta olsak da orada olmasak da o anıların içinde hissederiz kendimizi. Anıların paylaşımcı gücü. Farklı kentlerde, sınıflarda, sokak ve caddelerde büyümüş olsak da aynı zamana ait olmanın, hele onlar şimdi cumhuriyet zamanlarında kalmış gibi unutturulmaya ve silinmeye çalışılan ‘o eskidendi’ zamanlarıysa, iyicilliği bugünün de tesellisi olur. Son yıllarda o tesellilere olan gereksinimimiz çok arttığından belki de aşırıyorum yapıyor, abartıya başvuruyor olabiliriz.

Üçünün birlikteliğinden söz ediyorduk, aynı zamanlara denk düşen iyi günlerimizden, nedense daha çok Ankara’yı anımsarım bunları söylerken ama İstanbul da olabilir elbette, Ankara’dan Aydınlıkevler örneğin, aynı mahallenin ya da aynı sokağın çocukları olabilirler, Okyanus Pastanesi miydi köşedeki oradan dondurma almış olabilirler, uzun sıcak yazlarında Başkentin, memurların yazlık kamplarından gelmişlerdir, deniz uzaktır artık gökyüzünden bile uzak, okulların açılmasına bir aydan çok vardır, Alpay “Eylülde Gel!”i ya söyleyecek ya da taze söylemiştir, o yaşların olmazsa olmazı cansıkıntısı, ağustos sıkıntısıyla buluşup sokaklarda ılık bir yel gibi esmekte… Bu yazı da gitgide kötü bir romana dönüşmekte ve yazarınız burada kesmektedir!

İşte o sokakların birinde, pek yüksek olmayan, 3-4 katlı apartmanın duvarında oturmuş, gazozun bile canını sıkacak kadar yavaş, oyalayarak içen, belki ayçiçeği çitleyen yeniyetmeler, Mazhar’ın saçlısı biri, diğerleri Fuat ile Özkan, Beatles’dan konuşmuşlardır, Led Zeppelin’i dinlemişlerdir, Pink Floyd daha görünürlerde yoktur ama, Traffic, Animals ne güne duruyordur, hayal mi, kuruluyordur, sonra gelsin ufaktan Gibson tıngırdatmalar, vitrinlerde gitarlar göz kamaştırmaktalar, ya LP’ler, kapaklarına bakmak bile insanı kışkırtabilir!

O gençlerin ilerde MFÖ olacaklarını kim bilebilirdi! MFÖ’nün biyografisini bilmiyorum, 40 yıldır dinlediğim, daha çok da ‘duyduğum’ bu topluluğun gençliğini sevdiğim zamanlara, yaşadıkları yerleri sevdiğim şehirlere, fotoğraflarını aklımdan ve anılarımdan silinmeyen fotoğraflara benzetmek istiyorum. Daha çok nasıl sevebilirim isteğiyle elbette.

Ne tuhaf, şarkılarını düşünürken, hangi şaire yakın olabilir diye sordum kendime, ilk Edip Cansever geçti, yer yer olabilirdi, Turgut Uyar değillerdi, üçüncüde buldum, Cemal Süreya! Renkli bir şair. Şiiri de renkli, kendisi de, yaşamı zaten. Bazılarına göre ‘her telden’ çalıyor olabilir, bazılarına göre ‘her telden’ çalmak iyidir, MFÖ de öyle bir topluluk benim için, ince, hatta görünmez bir tel var tabii şarkılararası, Cemal Süreya şiirleri de öyle. Sonra farkettim ki MFÖ’yü yazmış mavi abi mavi şair, hem de ilk başlarda. 99Yüz deyip belki 99 kez okumasam da karıştırdığım, orasından burasından aldığım, Türkçenin en şahane portre kitabına hem de. Bir şiiri, şairi nasıl kavramlarla düşünüp ama incelemeye filan dönüştürmeden, ayrıca deneme olarak da okunabilecek bir güzelliğe dönüştürüyorsa, portrelerini de sanki bir şiire, şaire bakar gibi yazmış. Onların dünyaya açıklıklarını ama dönüp kendi ülkelerine bakmayı unutmadıklarını söylüyor.

Mazhar’ın şiir sevgisi de biliniyor, Edip Cansever de var Orhan Veli de, Nâzım Hikmet de var Cemal Süreya da, şiirlerden yaptığı albüm de var, Adnan Yücel de var orada Gültekin Emre de. Ama asıl Murat Meriç’in demesiyle zor olanı seçtiği ve Sait Faik’in şiiri yerine öyküsünden yaptığı bir şarkısı var. 1979’da yaptığı bu şarkının adı “Sanatçının Öyküsü” ve ilk Türkçe bestelerinden, Sait Faik’in “Sivriada Geceleri” öyküsünden esinlenmiş: “Bütün kabile kızar bana/Derler, bu adam çalışmaz mı?/ Bu adam hep düşünür mü?/Bir kuş ölmüş diye üzülür mü?” O adam Sait Faik’ten başkası olabilir mi?

MFÖ şarkıları, şiirden yaptıkları bestelerin de dışında, belki de şiire en yakın sözleri taşıyor: “Bu sabah yağmur var İstanbul’da/ Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmez niye/ Anne sözü dinler gibi masum/Ağladım bu sabah…” derken de, aslında yalın şiirden de yalın “Güllerin İçinden” şarkısını dinlerken de şiiri duyuruyor, “Ele Güne Karşı Yapayalnız” demenin bile şiirsel bir yükü var. Nasıl olmasın, çünkü “Yalnızlık Ömürboyu”dur ve “Hep yalnızlık vardır sonunda!” Şiirin müzik hali deyince hemen akla gelen şarkılar onlarınki.

Halet-i Ruhiye şarkıları da denilebilir onların yaptığı şarkılara. İyi besteler, iyi yorum, iyi müzik, bu hemen her iyi müzisyen ve topluluk için geçerli. Ve hepsinin de ayırıcı bir yanları, nev’i şahsına münhasır tarzları var. MFÖ’nün
de tabii. Halet-i Ruhiye kavramı bu özgünlüğün bir bölümüne denk düşebilir. Zamanın ruhuna uygun ya da zamanı iyi okuyan şarkılar da. Kimi zaman kederli, kimi zaman mistik, kimi zaman dalgacı, içli, gülüşlü, ama her zaman gösterişli şarkılar. Bir başkasında bu denli gösterişli durmayacak şarkılar MFÖ’de çok önde duruyor, öyle bir resim veriyorlar ki diyeyim her taraftan görünüyor. Tamam son yıllarda Mazhar, hiç kimsenin, sanırım kendisinin de beklemediği biçimde bir ‘yancılık’ faaliyeti sürdürüyor, muktedirin yanında olmadık hareketler sergiliyor, bu zaman zaman zavallı bir görünüme de yol açıyor ama, MFÖ’nün hakkını vermek demek en başta da Mazhar’ın hakkını vermek demek, grup anlayışıyla, arayışları, şarkıları ve MFÖ’yü her zaman her koşulda kendisinden sürpriz beklenen bir grup olarak 40 yıldır sürdürmesiyle.

MFÖ, şarkıları gibi renkli bir grup. Mazhar’ın, evet baktım, şımarıklığı Kadıköy Anadolu Liseli olmasına yoruluyor. Köhne de var anılarında, hatta her şeyin orada başladığına, grubun da orada kurulduğuna ilişkin bir notu da var Mazhar’ın. Şarkılarında da anılara, mekanlara, zamanlara bağlılık güçlü biçimde duyumsanır ve en hakikileri de şairin, söz yazarının, bestecinin kendi yaşantısından gelen anılardır, “Sana sarı laleler aldım çiçek pazarından” demek gündelik bir şeydir, ama bundan şarkı yapmak güzel bir yaşanmışlık hissi verir ve daha söylerken, söylenirken de birdenbire anı değer kazanır. Ve aralarında epey zaman farkı, kuşak farkı, hissiyat farkı, iklim farkı ve dahi Türkiye farkı da olan “Bu sabah yağmur var İstanbul’da” ile sarı laleler arasında yalınlık farkı yoktur, sanki üzerinden onca zaman geçmemiş gibi altalta koysanız kimse de ‘yahu bunlar iki farklı şarkının dizeleri’ demez. Hayır, bununla şarkıların, müziğin aynılığından ya da tekrardan söz etmiyorum, aksine şiirde ve müzikte çok bilinen, yapılan tekrar ve aynılık MFÖ şarkılarında görülmez. İyi olanın yinelendiğinde kötü olacağını en iyi bilen gruplardandır, deneyimlemiş de olabilirler, bilmiyorum. Demek istediğim tarz ve çizgi değiştirmedikleri. Yoksa her şarkıları birbirinden farklı nice hoşluklar, güzellikler, şirinlikler ve düşünceler barındırıyor, ki Mazhar’ın mistik yolculuğundan payını alan söylemler de katılıyor buna: “Bu sesler, bu sözler bizim değil/gül de bir bize, diken de bir/bunu aşıklar bilir.” Mazhar’ın “Yandım” şarkısını söyleyişiyle, sözleri örneğin, sanki iki şarkı aynı anda söyleniyormuş duygusu verir. Ses Mazhar’da mistik bir ahenk bulur, oysa şarkının sözleri aşk yüzünden yanan bir adamın feryadıdır. “Buselik Makamına” ise grubun sözleri, müziği, ritmi, söylenişiyle en güzel şarkılarındandır, tasavvufi bir yolculuğa çıkarırken şiir de dua ya da sükun yerine geçer: “Leyla’dan geçme faslındayım/Mevla’yı bulma yollarında/Majörler tükendi/Minörlere yolculuk/ Buselik makamına/Buselik makamına”

Geleneği de iyi yorumlayan, halk şiirinin sesinin ve gücünün farkında, Divan şiirindeki şaşırtıcı buluşlarıyla ilgili modern bir şair düşünün, MFÖ benim için o şairin müzik hali. Bizi her bakımdan, hem müzik hem duruş, daha doğrusu duramayış, şaşırtmaya devam eden Mazhar Alanson’u, gülümsemesi ‘ciddi biriyim’ anlamına gelen Fuat Güner’i ve bizi en çok güldüren, yakınlardaki yitimiyle de en çok üzen, devri daim olsun, Özkan Uğur’uyla iyi ki MFÖ var! “Siz neymişsiniz be abi!” dedirtecek kadar hem de!

Yazarın Diğer Yazıları
Türkçe Sesli [Yeni Türkü: Bizim Türkümüz]

Yeni Türkü’yle öncelikle bir dinleyici olarak ilişkim var, üstelik yaşım tuttuğu için en başından beri ve aynı yıllarda ODTÜ’lü olduğum için okuldan da! Biraz daha fazlası da var, ilk şiir kitabım Karşılığını Bulamamış Sorular’ın 1981’de Yeni Türkü Şiir Yayınları’ndan çıkmış olmasıyla da. Bununla ne demek istiyorum? Yayınevinin sahibi, şair Yaşar Miraç’ın gruba da bu adı […]

Devamını Oku
Türkçe Sesli

Bulutsuz Ruhlar: Bulutsuzluk Özlemi Eskimedikleri kendilerini sık sık hatırlatmadıklarından belli. Ya da şöyle diyeyim, kendilerini sık sık hatırlatmadıkları için hiç eskimiyorlar. Bir de şöyle deneyeyim: Öyle az görünüyorlar ki yeni bir albüm çıkardıklarında ya da dinleti yaptıklarında ‘duydunuz mu müthiş bir grup çıkmış!’ izlenimi uyandırıyorlar. Daha da ne söyleyeyim? Hem eski hem yeni. Hem klasik […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku