Bilge ÇOLAK
Tüm Yazıları
“Hürriyet Olmayan Bir Memlekette Ölüm ve Çöküş Vardır…
Ana Sayfa Tüm Yazılar “Hürriyet Olmayan Bir Memlekette Ölüm ve Çöküş Vardır…

Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”

Her yerde bir bayram telaşı hâkim… İster korna
seslerinin şenlendirdiği üç şeritli bir araç yolu
olsun ister her türden insana -kendini kitabın
dünyasına kaptıranlara da hayatının stresini azaltmak
için çareyi yürüyüşte bulanlara da öfkeli adımlar
atanlara da neşeyle seken insanlara da- ev sahipliği
yapan kırmızı beyaz taşlarıyla genişçe bir kaldırım
olsun… Her yerde bir bayram heyecanı var. Hilâl ile
yıldızın süslediği al renge her an her yerde
rastlayabilirsiniz; sokakta yürürken, belki bir
kahvehanede ya da bir lokantada. Kurumların devasa
ve boydan boya camlı yapılarını da Ata’mızın
fotoğrafları süslüyor. Hatta bir binanın, özellikle
akşam saatlerinde ilgiyi daha çok çeken güzel bir
yönteme başvurduğunu da görebilirsiniz: Tüm yapının
Türk bayrağı ile süslendiğini görmek, büyüleyici… O
gün tüm sokakları itina ile dolaşacak olan bando
takımı da son provalarını yapıyor. Bayram gününde
her yer İzmir Marşı, Sakarya Marşı, Gençlik Marşı ile
dolup taşacak. Bütün mağazaların anonslarında
bayram kutlaması yapılmaya başlanmış bile, üstelik
günün önemini yansıtan ürünler de raflarda yerini
haftalar öncesinden almış. Yediden yetmişe herkeste
aynı duygular hâkim: Bu özel güne olan bağlılık ve
duyulan sevgi… Henüz ilkokula başlamamış bir
çocuğun gözlerinden okunan heyecanına, bayram
günü söyleyeceği şarkısı eşlik ediyor. Bazen takıldığı
yerler oluyor, karşısında elinde bir kâğıtla dikkatle
oğlunu dinleyen annesinin söylediklerini tekrar ediyor.
Elinden gelenin en iyisini yapmak için gösterdiği çaba
fark edilmeyecek gibi değil. Son sözleri öyle vurgulu
söylüyor ki, şarkının sonlandığı anlaşılıyor; sonra
hemen gidip annesine sarılıyor. Ulu Önder’in vatanı
emanet edecek kadar güvendiği Türk gençleri de
coşku ile dolu, Ata’sına yapacağı bayram ziyareti için
özenle hazırlanıyor. Yanındakilere danışa danışa ama
en sonunda yine kendi bildiğini okuyarak seçimini
yapıyor. Kırmızı beyaz bir kombinden daha güzeli
olamaz, diye düşünerek hazırlanıyor bu özel güne.
Gözü, komidinin üstünde yarısı su dolu olan vazoya
takılıyor. İçindeki kırmızı kasımpatlarını inceliyor,
yüzünde kocaman bir gülümseme oluşuyor. Bayram
gününde Ata’sının en sevdiği çiçekler ile huzuruna
çıkacak olmanın mutluluğuyla doluyor içi… Arada bir,
ısınması için prize taktığı saç maşasının sıcaklığını
kontrol ediyor, dilinde İzmir Marşı’nın nakaratıyla
heyecanla hazırlıklarına devam ediyor. Yüreği Atatürk
ile atan herkes, bir sonraki nesle onu anlatıyor. Bu
defa bembeyaz saçlarına renk katan ela gözlerindeki
ışıltıyla, karşısına dizilmiş altı çocuğa Atatürk’ü
anlattığını görüyoruz seksenine merdiven dayamış bir
kadının. Kimi zaman gözü yandaki duvara kayıyor,
Ata’mızın güldüğü bir fotoğrafı süslüyor duvarı…
Çocuklara eliyle gösteriyor onu, “Atatürk… Türklerin
babası…” Ela gözlü kadının yüzünde güzel bir
gülümseme beliriyor, gözlerinin içi parıldıyor. Kapının
girişindeki şifonyerin üzerinde bir Türk bayrağı, yarın
bayram kutlamalarında coşkuyla sallanmak için hazır,
bekliyor. Türk halkı neşeyle, heyecanla ertesi güne
hazırlanıyor. Kasımpatıların suyunu özenle
değiştirirken gencimizin gözü duvarını süsleyen bir
söze takılıyor, “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Atatürk’ün
çok bilinen bir sözü. Uzun uzun inceliyor sözü, bir
şeyler düşünüyor; kafasını sorular kurcalamaya
başlıyor. Sahi, barışa bu denli önem veren bir lider;
niçin bir savaşın galibiyetini her sene kutlaması
yapılacak bir “bayram” ilan etsin… “Milletin hayatı
tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”
diyerek barışın ne denli kıymetli olduğuna her
defasında dikkat çekerken neden bir günün “Zafer
Bayramı” adı altında kutlanmasına müsaade etsin…
Her sene 30 Ağustos’ta, seksen bir ilde dolan yüzlerce
meydan; neyi kutluyor? Atatürk’ün tanımladığı
“zafer” ile bizim bayram kutlamasını yaptığımız
“zafer” anlayışımız birbirinden farklı olabilir mi? 30
Ağustos’ta biz neyi kutluyoruz? Başkomutanlık
Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanışını, yıllardır
süren savaşların bitişini… Kurtuluşumuzu…
Yurdumuzun işgalden kurtuluşunu… Aslında buraya
kadar her şey, Atatürk’ün “zafer” anlayışı ile benzer.
Asıl fark burada oluşuyor. Biz, bir savaşın zaferini
kutluyoruz; yıllarca süren savaşların bitişini
kutluyoruz. Silahların susuşunu, cephedeki gergin
bekleyişlerin son buluşunu kutluyoruz. “Barış, ulusları
refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur.” diyen Ata’mız
bu günü bize Türk milletinin geçtiği o zor savaş
dönemlerini hatırlatmak için bayram ilan etmiş
olamaz. Düşmanın onca imkânının yanında sayılı
uçak, sayılı mermi ile, zorluklarla kazanılmış bir
zaferden bahsediyoruz. Savaşın zorluklarını, o günleri
araştırdığımızda -bir kitap, o zamanı anlatan bir yazı
okuduğumuzda- bile en derinden hissediyoruz. Kim
bilir, o dönemde yaşamış halk neler çekmişti?
Yunanlar, girdikleri her kasabayı yakıp yıkıyorlardı.
Türklere kötü davranıyorlardı. Elbette Türkleri
bunların hiçbiri durdurmadı. Söz konusu vatanları
olduğu için canla başla çalışıyorlardı: Kadını erkeği,
yaşlısı genci… 1921 yılının kışında cepheye sırtında
bebeğiyle cephane taşırken donarak şehit olan Şerife
Bacı’yı tanımayanınız yoktur ya da çevresindekileri
örgütleyerek bir savunma çetesi kuran ve sonrasında
düzenli orduya katılan Kara Fatma’yı… Yazdığı
kitaplarla tanıdığımız Halide Edib Adıvar’ın güçlü
hitap yeteneği sebebiyle; düzenlenen mitinglerde,
yurdu işgal edilmiş umutsuz halkı cesaretlendirdiğini
de bildiğinize eminim. Cephe gerisindeki Türk
kadınları da bir şekilde, bu haklı kurtuluş
mücadelesine destek oluyorlardı. Uygulanan Tekâlif-i
Milliye ile halk, elindekileri orduyla paylaştı. Halktan
herhangi birinin elinde on varsa dördü orduya
ulaştırıldı. Düşman karşısındaki mühimmat
eksikliğimizi kapattığını söyleyemeyiz belki ama bu
dayanışma ruhu, özellikle cephedeki Türk askerine o
kadar iyi geldi ki… Türklerin yüreği bir olmuş, “vatan”
diye atıyordu. Yıllarca süren düşman işgaline hiç
yorulmaksızın direniyorlardı, demirden bir sur
olmuşlardı vatanlarının önünde… 30 Ağustos 1922’de,
Türk milletinin zafer çığlıkları dolduruyordu sokakları.
İlk adımlarını atan bebekler; ayakta durmakta
zorlanmalarına karşın, şanlı Türk ordusunu
karşılamak amacıyla, kendileri için getirilen tabureye
oturmayı reddeden seksenli yaşlardaki kadınlar ve
erkekler; “Yaşa Mustafa Kemâl Paşa!” sesleri arasında
ellerindeki al bayrağımızı heyecanla sallıyorlardı.
Yüzlerindeki yorgun ama gururlu ifade ile heyecanlı
kalabalığın arasından geçiyordu Türk askeri… Yıllarca
cephede savaşmışlardı, silahlarının başında uyur
uyanık beklemişlerdi. Etrafı inceliyordu her biri, birkaç
yılda ne çok değişmişti yurtları… Halkın coşkusu,
savaştan yeni çıkmış vatanın yorgun evlerinin,
caddelerinin önüne geçiyordu. Ne güzel şeydi kendi
ülkende sevincini istediğince yaşamak, bayrağını
özgürce dalgalandırmak, kapının önünde bekleyen
yabancı subaylar olmadan ne vakit uygun görürsen o
zaman dışarı çıkmak… “Hürriyet”… Ne güzel şey…
Ata’mızın da en kıymetlisiydi, “özgürlük”. Kurtuluş
Savaşı’nın da asıl amacı, bu kelimenin Türk’e çok
yakıştığını göstermek değil miydi zaten? Çünkü Türk,
hür olmamaktansa ölmeyi tercih eder. 30 Ağustos
günü, özgürlüğümüzü kazandığımız yegâne gün…
Yapılacak yeniliklerin kapısının aralandığı gün…
Türk’ün tamamlandığı gün… 30 Ağustos’ta elde
ettiğimiz zaferin, özgürlüğümüzü yeniden kazanmak
olduğunu biliyordu Ulu Önder. Türk’ün gücünü tüm
dünyaya göstermiş olmanın verdiği gurur ile
kahverengi bir atın üzerinde dimdik oturmuş, Türk
halkını selamlıyordu. Birkaç yıl öncesine kadar
savaştan bitkin düşmüş görünen halk, ilkbaharın
gelişini karşılayan yemyeşil ağaçlar gibiydi şimdi…
Umudu, sarı saçlı adamın masmavi gözlerinde
bulmuşlardı. Hürriyet, onun kararlı gözlerine baktıkça
daha da yakın gelmişti onlara… Düşman işgalinden
kurtulup özgürlüğe yeniden kavuştuysa Türkler, onun
sayesindeydi… İşte Atatürk’ümüz; bir savaşın bitişini
değil, savaş yıllarında en çok hasret kalınan şeyin,
“hürriyetin” yeniden Türk’ün oluşunun
unutulmamasını istedi ve o günü “bayram” ilan etti.
Yani bizim “zafer” anlayışımızın aksine Ata’mız şunu
unutmamamızı istedi; Türk hangi koşullarda olursa
olsun, gerekirse ölümü göze alır ve en kıymetlisini,
özgürlüğünü kaybetmemek için son nefesine kadar
savaşır. Çünkü Türk, Ulu Önder’imizin söylediği gibi,
bilir ki: “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve
çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası
hürriyettir.”

Yazarın Diğer Yazıları
Kırmızı Boyalı Ev

Elinde, kenarları iyice yıpranmış küçük bir not kağıdıyla etrafına şaşkın şaşkın bakarak ağır adımlarla yürüyordu. Çevresindeki evlerin hepsi birbirine benziyordu. Hepsi kırmızı boyalıydı, penceresi rengârenk çiçeklerle süslenmişti. Gerçek olamayacak kadar samimi ve güzel bir yerdi. Herkes burada bir aile gibi olmalı, diye düşündü. Her evin önünde küçük bir bahçesi vardı. Kimi en sevdiği çiçekleri dikmişti […]

Devamını Oku
Cumhuriyet’imizin Doğum Günü Kutlu Olsun!

Annesi kıyafetlerini düzeltirken Ata durmadan şikâyet ediyordu, “Hadi ama anne, törenin başlamasına çok az kaldı!” Annesi son olarak kırmızı papyonunu düzeltirken onu ikna etmek istercesine, “Tamam oğlum, bitti işte. Pek bir yakışıklı oldun!” dedi. Ata, karşısındaki aynada kendini süzdü, “Çok yakışıklı oldum, değil mi anne? Tıpkı Gazi Paşa’mız gibi…” Annesi gülümseyerek onayladı onu. O da […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku