Hande ÇİĞDEMOĞLU
Tüm Yazıları
Karpuzcu Cemil
Ana Sayfa Tüm Yazılar Karpuzcu Cemil

Ogün evden çıktığımda bu yaştan sonra yeni bir unvanım olacağını düşünmemiştim.

O gün evden çıktığımda bu yaştan sonra yeni bir unvanım olacağını düşünmemiştim. Bugüne kadar çok fazla unvanım olmadı gerçi. Belki birkaç takma ad, birkaç ezberden rol. Çocukken Cılız Cemil, okulda Susuz Cemil, işyerinde memur Cemil, sokakta Bey Amca… Sanırım en çok karım Neriman bana yakıştırma yapar. Öyle canım, hayatım, aslan kocam gibi sözler değil elbette, onları sadece filmlerde duyarım. Neriman, zincirleme cümlelerine, benim özelliklerimi sıralayarak başlar: “Niye böylesin sen Cemil, ne çolak adamsın Cemil, sen de bir şey deseydin ya Cemil, neden anlarsın sen be adam!” 35 yıllık evliliğimizde nadiren tatlı sözler de duydum, yalan değil. Fakat bu sözler Neriman’ın ağzının kenarına bulaşmış yemek artığı gibi dururdu. Neyse ki kurumadan siliverirdi.

O gün de yemeğe gelecek misafirleri ağırlama telaşından olsa gerek, çok sinirliydi. Sabah beni bir posta semt pazarına gönderdi. Öğleden sonra kasaba, en son da markete. Evde ayağının altında dolaşmamı istemediğinden benim de görüşecek arkadaşım ya da gidecek yerim olmadığından, taksit taksit alışverişe gönderdi beni. Bir ara tansiyonum 18’e vurdu, kulaklarımın uğuldamasından, göğsümün daralmasından anladım. Bizimkine bir şey söyleyecek değildim, aldım dilaltımı paşa paşa eve döndüm. O esnada unutmuşum siparişlerden birini.

Kopmaya bahane arayan kıyametin adı bu kez karpuz oldu. Vay efendim nasıl unuturmuşum, bir listeyi aklımda tutamıyormuşum, karpuz soğumazsa Şerifanımlara mahcup olurmuş, Allah beni ne yapsınmış, bir karpuz alamayan adamdan ne olurmuş. Neyse ki ayakkabılarımdan sadece birini çıkarmıştım, hemen diğerini giyip tornistan sokağa döndüm. Kulağımda Neriman’ın son cümlesi: “İyisini seç, geçen seferki gibi kelek çıkmasın.”

Karpuzun iyisi nasıl seçilirdi ki? Dışı kalın, yemyeşil bir kabuk. İçindeki kırmızılığı, tadı, özü kim bilebilirdi? Peki ya mutlu muydu karpuz? Kelek, geçkin ya da tatsız gibi yakıştırmalar hoşuna gidiyor muydu? Dış görünüşüne bakarak, sapından çizgisine inceleyerek ve illa ki evirip çevirip elleyerek içini tahmin etmeye niyetli bir dolu insanla muhatap olmak istiyor muydu? Rengine kanıp özündeki tadı bilmeden “Aa kelekmiş bu” diyerek çöpe atılmak nasıl bir histi? Bostandan koparılırken ona soruldu mu? “Vaktin geldi mi, bizimle gelmek ister misin? Hem insanları doyurup, hem sövülmeyi göze alır mısın?” dendi mi?

Tansiyon hapım işe yaramamış olmalıydı. Neler düşünüyordum böyle? Oysa odaklanmam gereken tek şey; kırmızı, sulu ve tatlı bir karpuz alıp eve dönmekti. Akşam benden beklenenleri de adım soyadım gibi biliyordum. Sofrada her lafa girmeyecek, bir kadehten fazla içmeyecektim. Zaten bir şeyden anladığım yoktu, çok konuşup karımı utandırmayacaktım. İnsan, uzun süre bir şeye maruz kaldığında, onu tartışmayı bırakır. Çünkü bir bataklık, ancak ona uyum sağlarsan seni içine çekmez, çekse de fark etmezsin. Sessiz ve acısız bir ölüm! Bundan iyisini isteyecek kadar nankör değilim.

Markete geldiğimde, kapının önündeki tezgahta kucak kucağa yatmış karpuzların önünde durdum. Bir yandan geçen gün Neriman’dan paparayı yediğimde internetten baktığım bilgileri hatırlamaya çalışıyor, diğer yandan da karpuzlara göz gezdiriyordum. Tombul ve ağırsa tatlı, ince ve uzunsa sulu, çizgileri azsa tadı az, rengi koyuysa olgun. Eğer sapı yeşilse yeni toplanmış demek. Bir de vurma tekniğinden söz ediyorlardı. Parmak ekleminle karpuzun göbeğine sıkıca vurursun. Donuk ya da derin bir ses duyarsan karpuz kelek demektir. Geçen sefer de bu bilgilere dayanarak seçmiştim ama sonuç sahiden fecaatti. Demek ki bu işte bir yanlışlık vardı. Hem çok çizgili, hem uzun, hem de vurunca tiz sesi olan bir karpuza nasıl rastlanırdı? Rastlansa bile içindeki tattan emin olmak mümkün müydü?

İkindi güneşi, karpuzlara olduğu gibi benim de yüzüme vuruyor, dilim damağım gittikçe kuruyordu. Sanırım hâlâ az önceki düşüncelerimin etkisindeydim. Elime rastgele bir karpuz aldım. Ona dokununca, bir bebeği kucaklamış gibi bir huzur yayıldı içime. Elimdeki yuvarlacık ağırlığın kaygan yüzeyi, avucumu okşarken onun henüz bir tohumken nasıl toprakla buluştuğunu hayal ettim. Gözümün önünde büyüyen bir çocuğun yıllarını izler gibi izledim yetişmesini. Güneşle nasıl serpildiğini, suyu nasıl kana kana içtiğini, arkadaşlarıyla nasıl gülüştüğünü gördüm. Karpuzu iki elimle kavrayıp göğsüme doğru çekmiştim ki bir kadın sesiyle irkildim.

“Affedersiniz o karpuz iyi midir acaba?” Otuzlu yaşlarda güzel bir kadındı. Güneş gözlüğünü gözünden çıkarıp kumral saçlarına takarken yanıma yaklaştı. “Karpuzdan anladığınız belli. Ben hiç beceremem. Sakıncası yoksa o seçtiğinizi ben alabilir miyim?” “Karpuzdan, hatta karıma sorsanız hiçbir şeyden anlamam.” diyecek oldum, sözlerimi geri yuttum. Genç bir kadının bana “amca” dememesi gururumu okşamıştı. Üstelik emekli olduktan beri ilk kez biri, bana yanıtını bildiğimi düşünerek bir soru sormuştu. Kollarımdaki yeşil dostuma baktım. Ortasındaki kahverengi çizgi iki yana kıvrıldı, gülümsedi. “Elbette” diyerek elimdekini uzattım. Kadın teşekkür etti, ardından taze bir çiçek kokusu bırakarak markete girdi.

Kendim için yeni bir karpuz alacakken, az evvel bizi izleyen, ben yaşlarda bir başka kadın yaklaştı yanıma. Bir yandan şapkasını sallayarak terli yüzünü kurutmaya çalışıyor, diğer yandan bu sene karpuzların iyi çıkmadığından, hibrit tohumların meyvelerin tadını bozduğundan bahsediyordu. Bir karpuza daha sevgiyle dokundum. Onu bir çocuğu hoplatır gibi hoplatırken, sohbet koyulaşmıştı. Tarıma vurulan sekteden, yerli tohumların ekilmesine mani olunmasından, insanların ata tohumlarını paylaşmak için kurduğu pazarlardan söz ettik. Kadın uzattığım karpuzu aldı. Markete girerken zaten arkadaşmışız ve sohbet sürecekmiş gibi konuşmaya devam ediyordu.

Tansiyonum dengelenmiş olmalıydı, kendimi daha iyi hissediyordum. Tezgâhtaki karpuzlarla biraz daha vakit geçirdim, bana en çok gülümseyeni alıp eve döndüm. O akşam, ne karımın iğneleyici sözleri ne Şerifanımların alaycı bakışları moralimi bozabildi. Aldığım karpuz şeker gibi tatlıydı. O akşam çoğunu afiyetle yedik.

Ertesi gün Neriman: “Bu karpuzu nereden aldıysan gene al, güzelmiş.” dedi. Kelek çıksa aldığım yerden değil, benden bileceğini umursamadan koşar adım evden çıktım. Belki yine birileriyle karşılaşır, iki lafın belini kırar, bir teşekkür, biraz tebessüm bulurdum. Allah sesimi duymuş olmalı, o gün de birkaç kişiye karpuz takdim ettim. Hele annesinin markete gönderdiği o delikanlı ne hoştu. Ayaküstü, ona kimsenin güvenmediğinden, gireceği üniversite sınavının üzerindeki baskısından falan söz etti. Bir gün buluşup uzun uzun sohbet etmek için sözleştik.

Artık gün aşırı bu markete geliyordum. İçeri girmeden karpuzları önce gözlerimle sonra ellerimle seviyor, gözlerimi kapatıp uçsuz bucaksız tarlaları, güneş damlalarını, otları, böcekleri, şekilden şekle giren beyaz bulutları düşünüyordum. Sonra mutlaka birileri geliyor, benden karpuz seçmemi istiyordu. Bazen de önceden tanıştıklarım, bu işten anladığımı söyleyip benden tekrar karpuz istiyordu. Tezgâhtaki karpuzların hepsi mi tatlıydı, şansa tatlılarını ben mi seçiyordum yoksa topraktan gelen iki varlık arasındaki bağ, birbirlerine tat mı veriyordu, bilmem.

Kapı önündeki bu iletişim, market çalışanlarının da dikkatini çekmiş olmalı, bir süre sonra onlarla da tanıştık. Hatta “Namın yürüdü gitti Cemil Amca, gelen seni soruyor.” diyen market sorumlusu genç, bana bir anlaşma teklif etti. Bölge yöneticileri bu ay için onlara hedef vermiş, tutturamazlarsa işten çıkarmakla tehdit etmiş. Fakat yan tarafta açılan diğer marketin promosyonları yüzünden satışları azalmış. Ne zaman ki ben gelmişim, karpuz alan müşteriler diğer alışverişlerini de buradan yapmaya başlamış, satışlar artmış. Akşamüstleri birkaç saat burada geçirebilir miymişim? İllegal bir şey olduğu için maddi bir karşılık veremezmiş ama gölgeliğe bir sandalye koyar, kendilerine yaptıkları içeceklerden ikram edebilirmiş. Eğer kabul edersem bana minnettar kalırmış. Etmez miydim hiç? Yürekten bir rica, minnetli bir bakış, sevecen bir gülümseme… Ömrünü bunlara hasret geçirmiş bir adam için bundan daha güzel bir teklif olabilir miydi?

İşte o gün bugün Neriman’a yeni bulduğum lokaldeki arkadaşlarla tavla oynadığımı söyleyerek evden çıkıyorum. Marketteki genç çocuklarımla şakalaşıyor, sallama çaylarını içiyorum. Gelen müşterilerin kimisiyle ahbap olduk. Her yeni karşılaşma ise beni biraz daha iyileştiriyor, ne zamandır tansiyonum çıkmadı. Kimi yuvarlak kimi uzun, kimi sık kimi seyrek çizgili, kimi parlak kimi opak yeşil dostlarım ise hâlâ hangisini kucaklasam yüzüme gülümseyerek bakıyor.

Yazarın Diğer Yazıları
İNAN Kİ SENDEN BAŞKA KİMSE YOK İÇİMDE

Onunla yeni yıla ilk kez birlikte gireceğiz. Canım karım. Evlendiğimize inanamıyorum. Sevgililik falan tamam da aynı çatı altında olmak bambaşka bir şey. Düşünüyorum da ne kadar güzel gelin olmuştu. Dalgalı saçlarının üstüne çiçeklerden bir taç takmıştı. Bizimkiler gelinliğini biraz dekolte bulmuşlardı ama neticede onun düğünüydü, karışmalarına izin vermedim. Annem biraz küsmüştü, annem hep küser zaten. […]

Devamını Oku
HİKMET İYİDİR, CEHALET FENA Bir eğitim neferi Hasan Âli Yücel

1930 yılının sonları. Mustafa Kemal Atatürk, milletvekili ve bürokratlardan oluşan bir grupla dört ay sürecek bir yurt gezisine başlıyor. Gezi boyunca yanındakilerle sıkça sohbet ediyor, yeni kurulmuş bir devletin aydınlık yarınları için neler yapılabilir, onlarla birlikte düşünüyor. Her düşünce, her soru, her yanıt onun için altın değerinde. Yine bir gece, ufuk açıcı sohbetlere ev sahipliği […]

Devamını Oku
Bu Sayıdan Yazılar
Yaşar Kemal’le Geçen Günler / Öğrendiklerim

Zaman zaman sorarlar, Yaşar Kemal’le olan dostluğumuzu. Hayranı olduğum bir insanın/ ulaşılmaz bildiğim bir büyük yazarın bir gün dostu oldum. Nereden nereye derim içimden. Bu yazıya başlarken Çukurova Yaşar Kemal kitabımda da anlattım. Ayşe Semiha Baban’ın içtenliği, ilgisi sayesinde onunla konuştum, birlikte oldum. Ayşe Hanım beni evine aldı, Yaşar Kemal’le söyleşmemizi sağladı. Onun içtenliğini unutamam. […]

Devamını Oku
Anadolu’unun Köklü Çınarı: Yaşar Kemal

Beykoz tarihi günlerinden birini yaşıyordu. 10 Ekim 1965 Milletvekili Genel Seçimlerinin propaganda dönemiydi. Sanat tarihçileri tarafından “Su Sarayı” olarak tanımlanan Beykoz’un simgelerinden biri olan Onçeşmeler’in yanı başındaki köşe kahvede Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) toplantısı vardı. Kahvenin içi dolmuş, sonradan gelenler dışarı taşmıştı. Gözlüklü, tok sesli, uzun boylu adam “Oyunuzu adama verin, beygire değil.” diyordu. Adam […]

Devamını Oku